Kız Kıza Haftasonu Kaçamağı: Napoli – 2.Bölüm

Trenden indikten sonra bir 50 metre yürüyünce Pompei’nin girişine geldik. Kişi başı 11€ verdikten sonra içeri girdik ve kapıda fotoğrafını çektiğimiz haritanın da yardımıyla şehrin sokaklarında avare avare yürümeye başladık. Yaklaşık 2 saat hiç sıkılmadan dolaştık. O dönemdeki insanların lavlarla zamanda dondurulmuş olan evlerine, sokaklarına ve hamamlarına bakarken tüylerimiz diken diken oldu. Şehirden çıktığımızda kurt gibi acıkmıştık ve gerçekten de etraftaki cafe’lerin hepsi fazla turistikti. Bir süpermarketten içeceklerimizi aldıktan sonra önündeki masalara oturup ayaklarımızı da uzatarak sandviçlerimizi yedik. Hatıra eşyaları satan bir stanttan Pompei magnetlerimizi alıp, Pompei dönemindeki askerlerin savaş maskeleriyle fotoğrafımızı da çektirip hemen bir sonraki trenle şehre döndük. Piazza Garibaldi’ye geldiğimizde bu sefer otelimize doğru değil de, Corso Umberto I caddesi üzerinden sahil tarafında doğru yürümeye başladık. Pazar günü olmasına rağmen birçok mağazanın ve hatta süpermarketlerin açık olduğunu görünce de sevindik. Ufak tefek alışverişler yapa yapa güzel bir meydana kadar yürüdük ve orada oturup bir kahve molası verdik. Orada otururken, makarna kızartmasıyla meşhur olan ve çok gitmek istediğimiz bir lokanta olan Di Matteo‘nun Pazar günleri öğlen 3’e kadar servis verdiğini okuduk. Saatin de 2 olduğunu fark etmemizle hesabı ödeyip koşar adımlarla tekrar kendi mahallemize dönmemiz bir oldu. Apar topar boş bulduğumuz bir masaya oturduk ve hemen siparişlerimizi verdik. 2’şer makarna kızartması ve 1’er kızarmış pizza yedik. Yemek ve biralarımız bittiğinde hem mutluluktan hem de patlamak üzere olduğumuzdan yerimizden zor kalktık. Restoranın karşısındaki hediyelik eşyalar satan dükkanlardan biraz da Napoli ile ilgili hediyeler aldıktan sonra 50 metre ötedeki otelimize gidip bütün torbalarımızdan kurtulduk. Çok fazla vakit kaybetmeden tekrar kendimizi sokaklara attık ve 1180Toledo ve Quartieri Spagnoli diye geçen İspanyol mahallesine doğru yürümeye başladık. Via Toledo üzerindeki pazar günü cıvıltısını görünce gözlerimize inanamadık. Orada da bir kahve molası verdikten sonra rotamızı sahil tarafına çevirdik. Ancak hava kararmaya başladığı için ve o taraflar da çok tekin durmadığı için yolu çok uzatmadan tekrar şehrin içerisine döndük ve kürkçü dükkanımız olan Via dei Tribunali’ye geldik. Bu sefer bir değişiklik yapalım dedik ve pizza yerine lokal bir restoran olan Trattoria la Campagnola‘ya oturduk. O akşam yediğim kabak çiçeği kızartmasının tadını ömrüm boyunca unutabileceğimi sanmıyorum. Sabahın kör saatinden beri hiç durmadan yürüdüğümüz için çok yorulmuştuk o yüzden 2.şişe şarabımızı yanımıza alıp otele döndük ve o akşam odada takıldık.

Pazartesi sabahı uyandığımızda tatilin bitmiş olduğuna inanamıyorduk. Otelden check-out yaparak çıktık ve valizlerimizi lobiye bıraktık. Yine lokal bir barda kahve ve croissant’dan oluşan kahvaltımızı ettikten sonra metroya binerek tepedeki zengin Vomero mahallesine gittik. Bu mahalledeki mükemmel Napoli manzarasına hayran olduk. Çok güzel balkonlu ve iç avlulu evler gördük. Şansımıza ilk akşamki yağmur da gitmiş yerini güneş ve masmavi bir gökyüzüne bırakmıştı. Güneşin altında denize karşı bulduğumuz her bankta oturup bir mola verdik. Yürüye yürüye sokaklardan aşağı doğru giderken manzaraya karşı yaşlı bir amcanın işlettiği 1235yine lokal bir bar bulduk. Saatin sabah 11 olmasına aldırmayıp birer prosecco sipariş ettik. Sımsıcak güneşin altında masmavi denize karşı birkaç kez “birer tane daha” dedik. O mükemmel masadan kalktığımızda hızlı bir öğlen yemeği ve valizlerimizi almak için ancak vaktimiz kalmıştı. Koşa koşa trene bindik ve merkeze gidip kendimizi Gino Il Sorbillo’ya attık. Pazartesi öğlen olmasına rağmen yine sıra vardı ama nispeten daha hızlı bir şekilde – kapıda çalışan çocuğun bizi tanımasının da yardımıyla – bir masaya oturabildik. Prosecco’ya devam edip birer pizzayı hızlıca midemize indirdikten sonra hızlıca otele dönüp valizlerimizi aldık ve yürüyerek Piazza Garibaldi’ye döndük. Alibus gişesinden biletlerimizi 3’er euroya alıp otobüsümüze bindik.

Uçağımız İstanbul’un tepesindeki trafikten dolayı biraz rötarlı bir şekilde saat 9.30’da indi. Deniz beni çok özlediği için annemler uyutmayıp “anne gelecek” diyerek bekletmişler ve Flight Radar sitesinden de uçağı izletip nasıl yaklaştığımı göstermişler. Sadece kabin bagajıyla seyahat ettiğimiz için havaalanından hızlıca çıkabildik. Deniz’i 48 saatten fazladır emzirmediğim için belki de artık emmek istemez diye düşünüyordum ancak beni daha kapıda görür görmez 2. kelimesi “memmmeee” oldu. Mutluluktan üzerime tırmandığı zaman korkunç bir vicdan azabı ve suçluluk hissettim ama, yine olsa yine yaparım, çünkü kendimle iki güncük bile baş başa kalabilmem bana çok ama çok iyi geldi. Resmen kendime geldim. Çocuğu babaya (daha doğrusu çocuk ve babayı anneanneye) bırakıp ara sıra böyle kaçamaklar yapmak şartmış. Napoli’de de çok güzel yaşanırmış.1234

 

1.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/04/16/kiz-kiza-haftasonu-kacamagi-napoli/

Kız Kıza Haftasonu Kaçamağı: Napoli – 1.Bölüm

1141Türk Hava Yolları’nın promosyonları sağolsun, taa Ekim ayında Pınar’la birlikte Napoli bileti almıştık. O zamanlar Deniz’i iki gece rahatça bırakabileceğimi düşünmüştüm. Sonuçta artık 20 aylık olmuş olacaktı. Hala emziriyor olacağımı da düşünmüyordum. Ama uçak günü gelip çatınca ve hala da emziriyor olunca, o iki gecenin nasıl geçeceğini kara kara düşünür oldum.

Gidişi cumartesi öğlen saatine aldığımız için sabahtan Deniz’le bol bol vakit geçirebildim. Öğlene doğru anneannesine gidip biraz oturduktan sonra onu karşıma aldım ve “Deniz, ben iki günlüğüne İtalya’ya, arkadaşımla tatile gidiyorum. Sen anneannenlerde kal ve onları hiç üzme tamam mı ?” dedim. Deniz “Hayııı, anniii, hayııı” diyerek başladı ağlamaya. Onu arkamda öyle ağlayarak bırakıp çıkınca ben de eve ağlaya ağlaya gittim. Neyse ki Pınar programını düzgün yapamayıp 4 saat önceden havaalanına gelmiş. Böylece ben de evde çok oyalanmayıp hemen giyinip çıktım. Ben evden çıktıktan sonra dayısı uyanmış. Dayısını gören Deniz de zaten beni unutmuş ve gülücükler atmaya başlamış. Hem bu haberi aldığım için hem de havalanında dış hatlar gidişe ayak bastığım için  ruh halim 180 derece değişti. Türk Telekom’un lounge’unda oyalanıp kahvelerimizi içtikten sonra uçağın olduğu kapıya gittik.

Napoli havaalanına indiğimizde çoktan çakırkeyif olmuştuk. O kadar uzun zamandır kız arkadaşlarımla baş başa kalamıyorum ve kalsam da hep çocuktan bahsediyormuşum ki, çocuk dışı konuşacak şeyler dağ gibi birikmiş. 1082Konuştukta konu konuyu açtı, sürekli hosteslerden “affedersiniz bir şarap daha alabilir miyiz?” diye diye 2 saatlik uçuşta sarhoş olmayı da başardık. Napoli havaalanına indiğimizde hava hala aydınlıktı. Merkeze gitmek için havaalanının hemen önünden kalkan Alibus’lara bindik. Eğer biletleri alanın içinden alırsak 3€ tutacakmış ancak biz üşendik ve otobüsün içinden 4€’ya aldık. Yaklaşık 20-25 dakika sonra Stazione di Napoli Centrale’nin de bulunduğu Piazza Garibaldi’de indik. Meydandan Via dei Tribunali üzerindeki otelimize yürümemiz bir 15 dakika kadar sürdü. Booking’den otelimizi ayarlarken çok farkına varamamışız ama aslında Napoli’nin en merkezi sokağındaki bir oteli bulmuşuz. Fiyat olarak da çok uygundu o yüzden çok ama çok memnun kaldık.

İlk akşam çantalarımızı odaya attığımız gibi çıktık ve otele 5 dakikalık yürüme mesafesinde olan Gino Il Sorbillo isimli 1231meşhur pizzacıya gittik. Erken bir saatte gitmiş olmamıza rağmen kapısında korkunç bir kalabalıkla karşılaştık. İsmimizi sıraya yazdırdıktan sonra, restoranın yan kapı komşusu olan Enoteca’nın önüne geçtik. Enoteca italyancada şarap satan dükkan demek. Bu enoteca da akşam dükkanın önüne bir bar tezgahı kapatıp her çeşit şarabı sırada bekleyenlere ve sokakta yürüyenlere satıyordu. İki kadeh şaraba 4 euro verdik ve sokağı izleyerek beklemeye başladık. Italyan çalışanların ismimizi okuduğunda bizi çağırdıklarını anlayacağımızı düşünmediğimiz için de 15 dakikada bir gidip adamları darlayarak, sırada bize kaç kişi kaldığını öğrenmeye çalıştık. Bir buçuk saatlik bir bekleme süresinden sonra en sonunda lokantaya girebildik. Camın önündeki bar masası gibi olan yüksek sandalyeli bir masaya oturduk ve pizzalarımızı sipariş ettikten sonra camın önünden geçenleri izlemeye başladık. Çok düşük beklentilerle gittiğimiz Napoli’ye çoktan aşık olmuştuk.

Lokantadan çıktığımızda yağan sağanak yağmura aldırmadan Via dei Tribunali üzerinde yürümeye başladık. Sokakta tanıştığımız italyanlara bar önermelerini rica ettik ve hatta onlarla birlikte birkaç bar gezdik. Yağmura ve yorgunluğa çok fazla dayanamadan 1’e doğru otelimize döndük.

Pazar sabahı uyandığımızda, İtalya’da bir pazar günü her yerin kesinlikle kapalı olacağını düşünerek uyandığımız için beklentilerimiz yine 0’ın altındaydı. Hazırlanıp çıktıktan sonra otelin hemen karşı köşesindeki bara oturup birer espresso ve croissant’la hızlıca kahvaltımızı yaptık. Kahvaltıdan sonra güzel Napoli sokaklarında yürüye yürüye istasyona gittik ve Pompei için gidiş dönüş biletlerimizi aldık. Napoli’den Pompei’ye gitmenin en kolay yolu Napoli’nin bölgesel trenleri olan Circumvesuviana trenleri. Biletimizi aldıktan sonra biraz vaktimiz olduğunu fark ettik ve gardaki bir cafe’de birer cappuccino içtik. Bir önceki akşam tanıştığımız arkadaşlarımızın da önerisiyle oradan yanımıza birer tane de sandviç aldık. Dur kalk bütün köy ve kasabalara uğrayan trenle yarım saat içerisinde Pompei’ye varmıştık. Hemen bir sonraki durak olan Sorrento’da da aklımız kalmadı değil ama onu daha sonraki bir yaz tatiline saklamaya karar verdik.

Devamı için: http://www.minomu.com/2016/04/17/kiz-kiza-haftasonu-kacamagi-napoli-2-bolum/

Çocuklulara Mekan Önerisi: A Plus Mado

IMG_3877Dün sabah Deniz’in adadan arkadaşı Alis ve annesi Aylin’le Ataköy A Plus Mado’da kahvaltı için sözleşmiştik. AVM’nin 10’da açılıyor olmasına rağmen Mado kapılarını kahvaltı servisi için 08.30’da açıyormuş. Böylece çocukları aç aç bekletmek zorunda kalmadık ve 9’da Mado’da buluştuk. Deniz’e az pişmiş bir rafadan yumurta, Alis’e de sucuklu yumurta istedik. İkisi de bayıla bayıla kahvaltılarını ettiler. Biz de sohbet muhabbet kahvaltımızı edip çaylarımızı içtikten sonra eşyalarımızı masada bırakıp, Mado’nun içerisinde bulunan çocuk oyun alanına gittik. Kızların ayakkabılarını çıkartıp, kendi ayaklarımıza da birer galoş geçirdikten sonra içeriyi keşfetmeye başladık. Çocuklara gerçekten çok büyük bir alan ayırmışlar. Girince sol tarafta çok uzun bir çocuk masası ve etrafında çocuk sandalyeleri var. İsteyen oturup masadaki veya etraftaki oyuncaklarla oynayabiliyor. İsteyen boyama kitapları ve kalemlerle resim yapabiliyor. Resim yapan çocukların resimlerini de ayrıca isimleriyle cama asıyorlar. Deniz henüz resim yapmaktan anlamadığı için onun resmi olmadı, ancak Alis’in boyadığı sayfayı sergideki diğer resimlerin yanına astılar. IMG_3881 IMG_3887 IMG_3899Girişten sağa doğru gidince ise devasa bir oyun alanı var. Bu alanda çok büyük bir kaydırak, kocaman bir kara tahta (ve tabii rengarenk tebeşirler), bir oyuncak mutfak seti ve bir de oyuncak tamir seti var. Ayrıca duvara monte edilmiş büyük bir abaküs ile yine duvara monte etrafında renkli bir çerçevesi olan bir ayna var. Deniz tabii ki en çok kaydırağı beğendi ve belki 40 kere tırmanıp kaydı. Henüz tek başına tırmanamadığı için ben de sürekli peşinde ona yardımcı olarak koşmak durumunda kaldım. Kahkahalar ata ata saatin nasıl geçtiğini anlamadık. Deniz artık yorgunluktan, kaydıraktan kayarken bile esnemeye başlayınca saate baktım ve 12 olduğunu gördüm.

IMG_3885 IMG_3892 IMG_3894 IMG_3900

Oyun alanındaki ablalara teşekkür edip çıktık ve masamıza döndük. Biz anneler birer kahve içerken Alis’e de bir pasta söyledik. Deniz henüz şeker ve şeker katkılı hiçbir şey yemediği için ona da pastanın yanında ikram olarak gelen muzu yedirdim. Hesabı ödeyip kalktık ve eve döndük. Eve dönüş yolunda Deniz’in yorgunluktan gıkı çıkmadı. Taksiden indiğimizde normalde hep kendi yürümek isteyen kız, kucağımda sessiz sakin bekledi. Eve gelip bir kase çorba içtikten sonra da jet hızıyla uyudu.

Aslında A Plus’taki Mado açılalı bayağı oluyor, ancak ben o kadar kez önünden geçmeme rağmen hiç girmemiştim. İçerisinde bir çocuk aktivite alanı olduğunu da bilmiyordum. Hem ben hem de Deniz o kadar beğendik ki, en kısa zamanda tekrar gideceğimize eminim. Muhtemelen Pazar günleri çok daha kalabalık oluyordur ama bence yine de çocuklar için gitmeye değer.

Muhteşem 10. Yıl Haftasonu – Sebepsiz Yüksek Ateş

25 Ocak Serkan’la 10. yıldönümümüzdü. O yüzden aylar öncesinden 23-24 Ocak hafta sonu için The House Galatasaray‘a rezervasyon yaptırmıştık. Cumartesi sabahı erkenden çıkıp Çukurcuma’ya gidecektik. Güzel bir kahvaltı edip, sokaklarında dolaşıp biraz antikacıları gezdikten sonra otele giriş yapacaktık. Deniz’i de bu vesileyle ilk defa anneannesi ve dedesine bırakacaktık. Daha önce gece çıktığımız zaman geç döndüğümüz için bizi görmediği olmuştu ama ilk defa evinden başka bir yerde uyuyacaktı.

Cuma gecesi her şeyi hazırlayıp yattık. Gece 1’de Deniz beni yanağımı okşayarak uyandırdığında cayır cayır yandığını fark ettim. Hemen ateşini ölçtüm ve 39’u görünce ödüm koptu. Pijamalarını çıkarttım ve yalnızca fanilasıyla kaldı. IMG_3394Tuvalete götürüp lazımlığa oturttum, ben de yanına oturdum. El içleri ve ayaklarının altı da çok sıcaktı. Çıplak ayakla banyo fayansına basınca biraz ferahlamış oldu. Bu sırada kaka ve çişini de yaptı. Poposunu temizleyip odasına gittik. Birkaç oyuncak alıp koridora çıktık ve yerde oynamaya başladık. Bir süre sonra tekrar ateşini ölçtüm, hala hiçbir azalma olmadığını görünce bir ölçek ateş düşürücü verdim. Biraz mutfağıyla, biraz da legolarıyla oynadık. Saat de bu sırada 2 buçuk olmuştu. Onu uyutup ben biraz kitap okuyarak vakit geçirdim. Ateşinin düştüğünden emin olduktan sonra ben de yattım. Sabah 7’de yine beni uyandırdı. Baktığımda yine çok ateşi olduğunu gördüm. Hemen ölçtük: yine 39 ! Bu sefer hiç beklemeden bir ölçek ateş düşürücü verdim. Yatakta oyalanıp keyif yaptık ve meme emdi. Saat 8’de ateşinin sadece 38’e düştüğünü görünce kalkıp toparlandık ve hastaneye gittik. Normalde randevumuz yoktu ancak ara randevu istediğimizi söyleyip beklemeye başladık. Sabah çok erken gitmiş olduğumu için henüz yoğunlaşmamıştı. Bir an önce doktoru görebildik. Doktor Deniz’i iyice muayene etti ancak kesin bir şey bulamadı. Zaten Deniz’de ne bir öksürme ne bir tıksırma ne burun tıkanıklığı ne de keyif kaçıklığı olmadığı için Serkan da önemli bir şey yoktur diye düşünüyordu. Sadece ateş düşürücüye dirençli yüksek ateş vardı. Laboratuvara gidip grip için burun testi yaptırdık. Bir yaşındaki kan verme hatırasını hala hatırlayan Deniz daha laboratuvara girer girmez alt dudağını düşürdü. Neyse ki burun testi çok hızlı ve kolay olduğu için (kulak çubuğuna benzer ufak bir burnuna sokup çıkartıyorlar ve sümükten örnek alıyorlar) hızlıca çıktık. 20 dakika sonra test sonuçlanmıştı: Negatif. Doktor bunun üzerine diğer seçenekleri de elemek için kan ve idrar testi yaptırabileceğimizi söyledi ama biz kan testini hiç istemedik. Deniz’in kan vermesi onun için o kadar travmatik bir şey oluyor ki ateşten başka hiçbir belirti yokken onu o kadar üzmek istemedik. Doktor da “o halde iki gün izleyelim, eğer devam ederse Pazartesi tekrar bakalım” dedi. Ne olur ne olmaz diye evdekinden daha kuvvetli bir ateş düşürücü de yazdı. İlacı alıp annemlere gittik. Ben otele gitmeyelim bari dedim ama rezervasyonu iptal etmek için çok geçti ve dolayısıyla parayı kredi kartından çekeceklerdi. Annem içlerine sinmeyen bir durum olursa hemen arayacaklarına söz verdi ve bizi gönderdi. Biz tabi hayal ettiğimizin çok uzağında bir haftasonu geçirmiş olduk. Aklımız hep Deniz’de, gözlerimiz telefonlarımızdaydı. Sürekli annemlerden haber bekliyorduk. Deniz’in ateşi hep ilaçla düşüyor, ilacın etkisi geçince tekrar yükseliyordu.

IMG_3413Yine de otele gitmek havamızı değiştirmiş oldu. Odaya ikram olarak bırakılmış olan şampanyayı içip bir de çift masajı yaptırdıktan sonra bir önceki gecenin de yorgunluğuyla akşam yemeğine kadar uyuduk. Akşam yemeği için Cihangir’deki Aliye Meyhane‘ye gittik. Mükemmel lezzetli bir akşam yemeği yedik. Kar da yağdığı için çok güzel bir manzaramız vardı. Deniz’in gece uyumadan önce ateşinin yine 39’a çıktığını öğrenince biraz moralimiz bozuldu ama hem anneanne ve dedesiyle olduğunu bildiğimiz için hem de artık rakı etkisini iyice gösterdiği için çok kafamıza takmadık.

Ertesi gün kahvaltıdan sonra geç check-out yapmak için otelle önceden konuşmuştuk. Otelden çıktıktan sonra da Çiçek Pasajı’ndan turşu, Vefa’dan boza alışverişi gibi planlarımız vardı ama Deniz’in gece hiç uyumadığını ve ateşinin de ilacın etkisi geçer geçmez tekrar 39’a çıktığını öğrenince içimize sinmedi. Hızlıca kahvaltımızı edip (otelin kahvaltısı çooook güzeldi), bir taksiye atladığımız gibi – Vefa Bozacısı‘na uğrayıp bozamızı alarak – erkenden eve döndük.

Deniz bizi görünce mutluluktan havalara uçtu. Biz gittiğimizde ateşi 37.5’a düşmüştü. Annemler sabah ilaç da vermemişler. Öğlen yemeğinden sonra ben yine bir ölçek ateş düşürücü verdim ve Deniz saat 2’de uyudu. Saat 6’ya kadar mışıl mışıl uyuyunca içimiz ferahladı. Ben de küçükken hastalandığımda eğer uzun uyursam annem iyileştiğim için rahatlarmış. Deniz de iyice dinlenmiş uyandı. Sonrasında pek iştahı yoktu, akşam yemeğini çok severek yemedi ve akşam dokuzda tekrar uyumuştu. Akşam yatmadan önce ateşi yine 37.5’tu ama artık ilaç vermedik. Sabah kalktığında da bir şeyi kalmamıştı. 2 yaşında gelmesi gereken büyük azı dişleri erken mi gelmeye kalktı, yoksa üşütmüş müydü hala bilmiyoruz ama ateşi düşüp hayat normale döndüğü için hepimiz çok rahatladık. IMG_3444IMG_3447