2 Yaşındaki Çocukla Yaz Tatili / Bodrum & Simi 4.Bölüm

img_428Bodrum’a döndükten sonra Serkan bizimle iki gün geçirip, Pazar günü öğlen uçağıyla İstanbul’a döndü. Ben Deniz’le birlikte bir hafta daha kaldım. Deniz hem babaanne ve dedesiyle bol bol vakit geçirmiş oldu, hem de Bodrum’un güzel denizine doymuş oldu. Her gün sabah kalkıp plaja gittik ve akşama kadar denizin ve kumun tadına vardık. Akşamları da birkaç kez evin yakınındaki Oasis alışveriş merkezinin çocuklar için olan oyun alanına gittik. Deniz mutluluktan havalara uçtu.

Serkan’ların Bodrum’da yazlığı olan akrabaları var ve onların da çok kalabalık, yaşları 4 ile 13 arasında değişen bir sürü çocukları var. Etrafında hiç o kadar çocuk görmeye alışkın olmayan Deniz onlarla birlikte inanılmaz mutlu oldu. Çok keyifli günler geçirdi. Çocukların hepsi Deniz’den büyükler ve gün boyunca biri mısır yiyor, diğeri dondurma istiyor, öbürü iskeleden suya atlarken, bir diğeri kumlarda oynuyor. Bütün bu karmaşa içerisinde Deniz de tabii her gördüğünden istediği için ne yemek saat düzenimiz kaldı ne başka bir şey. Ama çok çok keyif aldığı yüzünden de belli olduğu için ben de çok kafama takmayıp, kuralların hepsini arka plana attım. Birkaç gün kuralsız yaşamak bizi öldürmedi, ama onlarla birlikte o kadar çok şey Onlarla geçirdiğimiz günlerin akşamında hep pestil gibi uyudu.

img_044 img_545 img_565 img_668img_606

 

En son günümüzde de sabah Yalıkavak çaput pazarını tavaf ettikten sonra, img_801Gündoğan’daki Gandil Beach Bar’a Selin‘lerle buluşmaya gittik. Orayı da çok sevdik, evimiz gibiydi. Öğlen Selin’ler köylü teyzelere yaptırdıkları kabak çiçeği dolmasını da getirdiklerinde mutluluktan havalara uçtuk. Akşama kadar Gündoğan’da vakit geçirdikten sonra eve döndük ve valizlerimizi hazırlayıp arabaya yerleştirdik.

Sabah erkenden kalkıp havaalanına gittik. Bayram kalabalığı çoktan bittiği için etraf çok sakindi. Rahat rahat gezdik, Toyzz Shop’da bol bol vakit geçirdik ve sonrasında uçağın kapısına gittik. Deniz şimdiye kadarki tüm uçak seyahatlerinde meme emdiği için çok rahat yolculuklar geçirmiştik. Bodrum’a giderken de yorgunluktan uçağa oturur oturmaz uyuya kalınca yine hiçbir şey anlamadan yol bitivermişti. Bu sefer ise ilk defa meme emmeyen, bilinçli ve uyanık bir çocukla uçağa binecektim. Yol zaten çok kısa olduğu için ve de yanımda o bir saati dolu dolu geçirmemize yetecek kadar kitap ve oyuncak olduğu için biraz küçümsemiş olabilirim. Uçak kalkarken Deniz’in ödü patladı. Birden ne olduğunu anlamadı ve tırnaklarını kollarıma geçirerek kucağıma tırmanmaya çalıştı. O kadar korktu ve benim dediklerimi duymaz hale geldi ki en sonunda kemerini çözüp kucağıma almak ve sıkı sıkı sarılmak durumunda kaldım. Uçak kalkışı tamamlayıp düz hale geldikten sonra yanımızdan geçen bir hostese, durumumuzu anlatarak, Deniz’in inişte kucağımda olabilmesi için, bebek kemerlerinden verip veremeyeceklerini sordum. Hostes çok sert ve anlayışsız bir şekilde “2 yaşını geçen her çocuk kendi koltuğunda kendi kemeriyle uçuş yapacak” diyerek çekip gitti. Bu sırada Deniz “anne inelim, anne gidelim” diye hala ağlamaklı bir şekilde sızlanıyordu. Neyse ki yanımızda çok anlayışlı ve de çocuk seven bir teyze vardı da ikimiz birlikte inişe kadar güle oynaya oyalamış olduk. İnişe geçtiğimizde tekrar koltuğuna oturtarak kemerini bağladım ve ineceğimizi anlattım ama nafile… Yine uçak iniş pozisyona geçtiği anda Deniz acayip korktu ve ağlayarak bana tırmanmaya çalıştı. Tutabildiğim kadarıyla kemerinin içinde tutmaya çalıştım ama uçak artık yerde yavaşlamaya başlayınca dayanamayıp kucağıma aldım. Bundan sonra da uzunca bir süre uçak dediğimizde hep “ben korktum” dedi.

Havaalanında bizi babam karşıladı. Birlikte E-9’la Bostancı’ya giderken onca heyecandan yorgun düşmüş olan dedesinin kucağında uyuya kaldı. Bostancı’ya vardığımızda motoru ucun ucuna kaçırdık ve iskelenin hemen karşısındaki kafeye oturduk. Deniz yanımızda uyurken, biz de babamla patates bira keyfi yaptık. Bir sonraki motor saatinden hemen önce Deniz uyandı, hep birlikte motora binip adaya geçtik ve uzun tatilimizi bitirmiş olduk.img_862

Hamilelik Günlüğü – 25. Hafta

25. Hafta başladı ve ben ikinci trimester’ın son 3 haftasına girdiğimizi fark ederek birazcık panik olmuş olabilirim. Hep bu sefer ne kadar çok hazırlıklı olduğumu ve planlı programlı gittiğimi düşünüyordum ama birden üçüncü trimester ufukta gözükünce sanki hiçbir şeye hazır değilmişim gibi hissetmeye başladım. Sanki bebeğin hiç kıyafeti yokmuş ve bir an önce alışverişe gitmem gerekiyormuş hissinden tutun da “aman tanrım nasıl doğurucam” korkusuna kadar hepsi bir anda kafama üşüştü. Bir yandan iş de çok yoğun gittiği için hiçbir şeye vakit ayıramıyorum ve Deniz’le son başbaşa olan günlerimizin tadını çıkartamadığımı hissediyorum ve bu da korkunç bir suçluluk duygusuyla beni başbaşa bırakıyor. Aslında yapmak istediğim çok şey var ve hiçbirine yetişemeyeceğim gibi geliyor. Bu hislerden kurtulmanın tek yolu da yavaş yavaş bir şeyler yapmaya başlamak sanırım diyerek bu hafta artık aksiyon almaya karar verdim.

İlk olarak Marie Mongan’ın “HypnoBirthing” kitabını okumaya img_7807başlamak için çantama attım. Aslında alalı bayağı oldu ancak bir türlü okumaya fırsat bulamamıştım. Adadan döndüğümüz için kitap okumak için inanılmaz bir fırsat olan vapur sefalarım da yok artık. Ama azimliyim artık okumaya başlayacağım. İstanbul Doğum Akademisi’ne Ekim ayındaki Keşkesiz Doğuma Hazırlık kurslarına kayıt olabilmek için e-mail gönderdim. Doulama mesaj attım. Birlikte Ekim ayında kurstan ve doktor randevumdan sonra çalışmalara başlamak üzere sözleştik. Yogaya hala geri dönemedim ama yürüyüşlerime yağmurlar el verdikçe devam ediyorum. Evdeki tadilatlar bitti, gardırop montajı sonunda tamamlandı ve yavaş yavaş da olsa yerleşiyoruz. O yüzden artık sakinleşebilirim diye düşünüyorum. Ekim ayı çok yoğun geçecek o yüzden kendime ayırabileceğim çok vaktim olacak mı bilemiyorum ama bunun beni panikletmesine izin vermemem gerekiyor. Bu ay yine bir hafta Kurtköy’de otelde eğitimde olacağım. Bir hafta sonu nikah bir hafta sonu da düğünümüz var. O hafta sonları ölü olacaktır. Bir hafta sonu da Keşkesiz Doğum Eğitimi’ne gidersek zaten Ekim ayı bitmiş olacak ve ben hamileliğimin üçüncü trimester’ında olacağım.

Bütün bu panikler ve yoğunluklar bir yana, bu hafta bizim oğlan inanılmaz hareketlendi ve bu beni acayip mutlu ediyor. Daha etrafımdaki kimseye yakalatamadım ama ben hareketlerini dışarıdan da anlayabiliyorum. Sabahtan akşama sürekli içeride kıpır kıpır oynuyor. Kendisi orta boy bir karnabahar kadar olmuş. Bu haftanın sonunda 800 gram ve 33 cm olması bekleniyormuş. Boy gerçekten bu kadar hızlı mı büyüyordu yahu ? Şimdiden 33 cm biraz uzun değil mi ?

Hamilelik Günlüğü – 24. Hafta

24. Hafta yollarda başladı. Bayram dönüşü Ataköy’e döndük ve yaz tatillerimiz ve hatta galiba ne yazık ki uzunca bir süre tüm tatillerimiz bitmiş oldu. Artık en yakın ne zaman bir yere gidebiliriz bilmiyorum. Eğer hamileliğin son dönemlerinde bana gelmezlerse ve dayanabilirsem, bundan sonraki ilk tatilimizde bebeğimiz de bizimle birlikte olur.

Bu hafta doktor kontrolümüz vardı. Heyecanla gittim ve hüsranla gördüm ki 1,5 kilo almışım. Tabii bunun tamamını bayramda aldığıma eminim. Neyse ki hala ekside olduğum için çok kötü durumda değilim ama yine de o kadar iyi başladığım kiloya bu kadar sert bir darbe vurmuş olmam biraz moralimi bozdu. img_767Cihat Bey bir ay sonraki kontrole kadar en fazla +1 kilo almam gerektiğini söyledi. Ben de son hızla tekrar sağlıklı beslenme ve yürüyüşlerime geri döndüm. Umarım hedefi aşmadan bu ayı tamamlayabilirim. Onun dışında bir sonraki kontrolde Şeker Yükleme testini yapacağımızı da söyledi. Hatırlamadığım için aç gitmem gerekip gerekmediğini sordum. Neyse ki bir önemi yokmuş, tok da gidebilirmişim. O şekerli sıvıyı içtikten sonra bir saat hiçbir şey yapmadan beklemek o kadar sıkıcı ki, bir de aç olmak iyice keyif kaçırabilirdi. Şeker Yükleme testinden sonra artık başka bir test kalmıyor, yalnızca bebeğin büyüyüşüne odaklanacağız.

Büyüme demişken, oğlumuz artık bir mısır kadar olmuş. Ultrason aletine göre 750 gramı geçmiş ve aşağı yukarı 30 cm uzunluğundaymış. Deniz 3500 gram ve 51 cm doğmuştu, bakalım oğlumuz doğduğunda ne kadarlık olacak?

Bu hafta bir gün Gebze ofise gitmem gerekti ve akşam eve döndüğümde perişandım. Daha ikinci trimester’da olmamıza rağmen artık çok daha hızlı yorulmaya başladım. Akşamları eve geldiğimde pestilim çıkmış oluyor. Gerçekten sadece Deniz için kendimi zorlayıp onun enerjisine ayak uydurmaya çalışıyorum. Yoksa yine ilk hamileliğimdeki gibi ayaklarımı dikip sadece yatmak ve dinlenmek istiyorum. Yürüyüşlere biraz daha abanıp kondisyonumu artırmam gerekiyor sanırım. Çünkü doğum iznine çıkmama daha çoook vakit var. Bu kadar çabuk yorulmamalıyım. 37. haftanın sonunda doğum iznine başlayacağımı varsayarak daha tam 13 hafta var. Bu da 3 ay daha aktif bir şekilde çalışacağım demek oluyor. Deniz’e hamileyken 32. haftadan sonra çok çabuk yorulmaya başlamıştım. Hatta hatırlıyorum “Sağlık Bakanlığı’nın bir bildiği varmış, 32’den sonra çalışmamak gerekiyor” diyordum. Ama o zaman hem çok çok kilo almıştım hem de 32’den sonrası yaza denk geliyordu ve sıcaklar da etkiliyordu. Şimdi hem kilo olarak daha hafif olmayı planlıyorum hem de aynı dönem sıcaklara değil soğuklara denk geleceği için daha rahat geçirmeyi umuyorum. Bakalım önümüzdeki aylarda neler neler olacak?

Hamilelik Günlüğü – 23. Hafta

23. Hafta Kurban Bayramı’na denk geldiği için çok rahat geçti. Çekirdek aile olarak halamın yanına Altınoluk’a gittik ve tam bir dinlenme tatili oldu. Tatili ayrıca başka bir yazıda anlatacağım için burada detaya girmeyeceğim.

Oğlumuz bu hafta kocaman bir greyfurt kadar olmuş. img_748Korna çalan arabalar ve köpek havlaması gibi yüksek sesli şeyleri de duyabiliyormuş. İnternette yazan bilgilere göre ortalama 30 cm ve 550 gram olması gerekiyor. Ama tabi doktora gitmeden bizimkinin gerçek boyutlarını bilemeyeceğiz. Gerçi ultrason cihazlarının da ölçümlerinde bir hata payı olduğu ve %100 güvenmemek gerektiği söyleniyor ancak Deniz tam söyledikleri kiloda doğduğu için benim tersini iddia edecek kadar deneyimim yok. Bakalım bunda tutturabilecekler mi ?

2 haftadır yoga yapamıyoruz. İlk hafta İpek henüz tatilden dönmemişti, ikinci haftada da biz yola çıkıyorduk. Ama en azından bu hafta bol bol yüzebiliyorum. Öğlen olana kadar çoktan üç kez yüzmüş olduğumuz için o kadar yorulmuş oluyorum ki, yemekten sonra Deniz’le birlikte ben de öğle uykusuna yatıyorum. Her gün en az bir buçuk saat öğle uykusu uyuyunca da bol bol dinlenmiş oldum. Tatil hiç bitmesin istiyorum. Pazartesi günü iki haftadır biriken bütün işlerin ofiste beni bekliyor olacağı düşüncesi bile içimi karartıyor.

Bu haftanın başında yemeği biraz fazla kaçırdım. Hem halam inanılmaz güzel yemek yapıyor hem de bayram diye sürekli çikolata ve tatlı yedik. Her akşam da finali dondurmayla yapınca benim sağlıklı beslenme düzeni çöpe gitmiş oldu. Tam da dönüşte doktor kontrolü olmasa iyiydi. Şimdi kilo aldım mı acaba diye ödüm patlıyor. O yüzden tatilin son günlerinde artık kendimi iyice frenlemeye çalışıyorum. Hem çok yedim hem yoga yapamadım hem yürüyüşlerimi aksattım diye içim içimi yiyor. Ama dönünce, iş de başlayınca kendi günlük düzenime hemen dönerim diye moralimi bozmuyorum.

Bu arada göbeğim de büyüdükçe Deniz’in ilgisini daha çok çekmeye başladı. img_750Beni ne zaman giyinirken/soyunurken görse hemen “kardeşimi öpeyim” deyip göbeğime öpücükler konduruyor. Ben de mutluluktan eriyorum tabii. Geçen sabah uyandı, uyku sersemi “kardeşimi aç” dedi, ben pijamamı sıyırınca da üstüne yatıp uyumaya devam etti. Tabii ben de şu mükemmel kareyi yakalayabilmiş oldum. Uyanacak diye bir buçuk saat hiç kıpırdamadan yattım. O an gerçekten hiç bitmesin istedim. İki çocuklu günler çok zor geçecek belki ama böyle mucizevi anlar yaşadıkça “değiyor” diye düşüneceğimize eminim.

2 Yaşındaki Çocukla Yaz Tatili / Bodrum & Simi 3.Bölüm

Ertesi gün uyandığımızda hızlıca kahvaltımızı edip, 9:30’daki Simi Bus’a binerek merkeze gittik. img_0143Adada tek bir otobüs hattı var. O da saat başı Pedi ve Simi merkez arasında bir kez gidecek şekilde çalışıyor. Çok büyük bir otobüs değil. Sabah saatlerinde daha boş, akşamları ise tıklım tıkış oluyor. Tek kişi 1,5€ ödeyerek binebiliyor. Taksi de çok ucuz olmasına rağmen (Simi – Pedi 4,5€), Deniz otobüse bayıldığı için biz genelde bu otobüsü kullandık. Bir de taksi adada 4 adet varmış ve bayramda ada ağzına kadar dolu olduğu için taksi bulamama problemi yaşayanlar olmuş ancak dediğim gibi biz genelde otobüs tercih ettiğimiz için böyle bir şeyle karşılaşmadık.img_0166

Simi merkeze gittiğimizde 3 gündür adada olan teyzemlerle buluşmamıza henüz vardı. O yüzden merkezde biraz avarelik edip, süngerlerin, çeşitli yazlık elbiselerin ve turistik eşyaların satıldığı dükkanların arasında dolaştık. Ayhan Sicimoğlu’nun Renkler programı kapsamındaki Symi videosunda izleyip öğrendiğimiz Nikolas pastahanesine gittik ve içi kremayla dolu olan böreğe benzer bir tatlı yedik. Daha sonra teyzemlerle buluşarak onların biz gelmeden organize ettikleri tekne turu için guletimize gittik. Teyzemler de biz de beşer kişi olduğumuz için toplu tekne turlarına katılmak yerine bireysel olarak tekne kiralamak bizim için daha ucuza geldi.

img_0168 img_0177 img_0202

O gün bütün günü teknede ve Simi’nin mükemmel koylarında geçirdik. Deniz gerçekten bir harikaydı. Adanın en kuzeyindeki Panormitis kilisesini de tekneyle ziyaret edebildik ve böylece o sıcakta adada araba veya otobüsle o kadar yol gitmemize gerek kalmadı. Sabah 10’da başlayan tur akşam 6’da ancak sonlandı. O yüzden de Pedi’ye hiç dönmeden merkezde kalmaya karar verdik. Deniz babası ve babaannesiyle parka gitti ve ben de teyzemle birlikte merkezdeki mağazaları tavaf ettim. Teyzemler kalabalık oldukları için airbnb üzerinden Simi merkezde iki farklı ev kiralamışlardı. Bir tanesini görme fırsatım oldu ve ba-yıl-dım. Ev gerçekten harikaydı. Konumu, manzarası, dekorasyonu her şeyine hayran oldum. O yüzden çocuksuz ailelere mutlaka Simi merkezdeki klasik evlerden kiralamalarını öneririm.

Mağazaları gezdikten sonra Deniz’lerin yanına gittim. Deniz merkezde her saat başı tur atan trene binmek istedi. img_0218Hep birlikte bindik. Trendeki herkes istisnasız türktü. Şarkılar türküler turumuzu attık ve sonrasında tekneden iner inmez yer ayırttığımız Taverna O Haris‘e gittik. Adadaki en ucuz yemeği burada yedik ve her şey çok çok lezzetliydi. Yemekten sonra Deniz çok yorulmuştu, o yüzden hiç otobüs istemedi. Lokantanın hemen yanındaki duraktan taksimize bindik ve 5 dakika sonra oteldeydik. Gece uykumun arasında Deniz’in dik oturduğunu hayal meyal hatırlıyorum. Uykumun arasında onu geri yatırıp pış pışlamaya çalıştım. Derken Deniz inanılmaz bir tazyikle kusmaya başladı. Serkan’ı uyandırıp, kusmukların her tarafa bulaşmamasına uğraştım ama boşuna. Bu sırada Deniz hüngür hüngür ağlamaya başladı. Banyoya götürüp onu dikkatlice soymaya çalıştım ama artık çok geçti, saçı başı her tarafı kusmuk olmuştu. Tamamen soyup banyoya soktuk, ne olduğunu anlamadan çok korktuğu için hala ağlıyordu ama banyoya girince yavaş yavaş sakinleşti. Banyodan sonra ben saçını tarayıp giydirirken Serkan da kusmuk bulaşan her şeyi banyoya götürdü ve kusmukları temizlemeye çalıştı. Tam Deniz’i uyutmaya çalışacaktım ki Deniz tekrar kustu. Bu sefer yerler de battı. Ben gecelikle resepsiyona gidip çocuktan vileda alıp gelmesini ve yedek çarşaf ve yastık getirmesini istedim. İngilizce bilmeyen genç bir çocuktu, gecenin bir yarısı odamızı viledayla tertemiz yaptı. Kirli çarşafları alıp temizlerini bıraktı ve gitti. Deniz o kadar kusup ağladıktan sonra çok yorulmuştu, hemen uyudu. Ben uykusunda kusacağından o kadar korkmuştum ki bir iki saat başında uyumadan kitap okudum. Sonra artık kusmayacağından emin olduktan sonra ben de yatıp uyudum.

Ertesi gün o kadar yorgunduk ve Deniz için o kadar endişelenmiştik ki Pedi’den ayrılmadık. Otelin img_0231çaprazındaki 10 şezlongluk plaja gittik. Sabah sadece tost yedirelim dedik, onu da bitiremedi ama zorlamadık. Öğlen için otelden rica ettik ve bizim için patates haşladılar. Sonrasında bunu hesaba yazmamış olmaları da çok kibar bir jestti. Deniz’i patatesini yedikten sonra dedesi odada uyuttu ve güzelce dinlenmiş oldu.img_0240

img_0272Tüm gün sahilde yattıktan sonra o akşam Deniz’in de iyi olduğundan emin olduktan sonra yine merkeze indik. Deniz iner inmez gördüğümüz faytondaki atlara hayran olup binmek istedi. Babası ve dedesiyle fayton keyfi yaparken biz de lokanta aramaya başladık. Aşırı popüler olduğu için gitmekten vazgeçtiğimiz Manos‘un önünden geçerken çok beğenince, aman canım herkesin bir bildiği vardır, diyerek yer ayırttık.

Deniz’e sade makarna isterim ve yoğurtla yer, midesi de dinlenmeye devam eder diye düşünmüştüm. Ancak her masayla tek tek ilgilenen Manos mutfağında makarnaya dair bir şey olmadığını söyleyince hafif bir panik yaptım. Ağır bir şey yedirmek istemediğim için çaresiz bir şekilde kafamdan yemek seçeneklerini geçirirken, Manos beklememizi söyleyip gitti. 15 dakika sonra bir makarna tabağıyla geldi. Artık bakkaldan alıp mı pişirttirdi yoksa diğer bir lokantadan mı rica etti bilmiyoruz ama bizi inanılmaz mutlu etti. Asla yapmak zorunda olmadığı çok kibar bir hareketti. Manos’ta Yunan adaları standartlarına göre korkunç pahalı, ama inanılmaz lezzetli bir yemek yedikten sonra, gece eğlencesine kalmadan otelimize döndük. Deniz’i uyuttuktan sonra ben de valizimizi topladım. Deniz’in kusmuğunun bulaştığı eşyalarımızı iki kez yıkamamıza rağmen kokusu hala geçmemişti. O yüzden dayanamayıp son bir kez daha otelin banyo jeliyle yıkadım ve sonra ben de yattım.

Sabah kalktığımızda son bir kez otelin kahvaltı salonuna inip kahvaltımızı ettik ve otelin arabasıyla bizi merkeze bıraktılar. O güne kadar ağzına kadar motoryatla dolu olan Simi limanını bomboş görünce gözlerime inanamadım. Meğer adadaki bütün tekneler türklerinmiş. Bayram bitince ada da son hızla boşalmış. Biz de teyzemlerle birlikte dokuz buçuktaki Simi – Kos feribotuna binerek adadan ayrıldık.

img_0330

Kos’tan Bodrum’a kalkacak olan feribotumuz akşam olduğu için, orada da bir tam günümüz olmuş oldu. Limandan çok uzaklaşmayıp, geçen sene kaldığımız otelin karşısındaki Avra Lounge Bar‘a gittik ve hep birlikte yayıldık. Deniz öğlen uyuduğu zaman Serkan’la birlikte merkeze gidip minik bir alışveriş bile yaptık.

img_0341 img_0351

Akşam Bodrum’a döndüğümüzde Kos aktarmasına rağmen dinçtik. Koşturmaktansa, plajda dinlenip akşam dönmek gerçekten iyi bir fikirmiş. Dönüş feribotunda çoktan gelecek sene gidebileceğimiz adaların listesini de çıkartmaya başlamıştık. Şimdilik sırada Leros ve Kalimnos var. Bakalım iki çocuklu olduğumuzda da bu mobil hayata devam edebilecek miyiz ?

  1. Bölüm için: http://www.minomu.com/2016/07/26/2-yasindaki-cocukla-bodrum-simi-tatili/
  2. Bölüm için: http://www.minomu.com/2016/07/28/2-yasindaki-cocukla-yaz-tatili-bodrum-simi-2-bolum/

2 Yaşındaki Çocukla Yaz Tatili / Bodrum & Simi 2.Bölüm

Ertesi sabah uyandığımızda Bodrum’u fethetmeye hazırdık. Serkan da bir gün öncesinde çalıştığı için ancak Pazar günü yola çıkabildi. O da aynı annesi ve babası gibi geceden Çınarcık’a gidip, yolu kısaltmayı denedi ancak Pazar günü de trafik Cumartesini aratmayacak şekilde olduğu için akşam çok geç gelebildi.

Biz sabah kahvaltımızı edip evde biraz oyalanıp plajların açılmasını bekledik. Sonrasında çıkıp önce 5M Migros’a Deniz’e kova kürek almaya gittik. IMG_8275Bebek/çocuk eşyalarının ortasında devasa bir top havuzu ve kaydırak görünce Deniz mutluluktan havalara uçtu. Hemen ayakkabılarını çıkartıp içine girdi. Kaydıraktan devasa bir top havuzunun içine kaymak onu acayip heyecanlandırdı. Bu yüzden Migros’ta da bolca oyalanmış olduk. Hatta tatilin geri kalanında sabahları “hadi denize gidiyoruz” dediğimizde, “hayırr, top havuzuna gidelim” dediği için hep plaj öncesi bir Migros molamız oldu. Migros’tan çıktıktan sonra Ortakent’teki Meltem Otel’in plajına gittik. Tatil boyunca da oraya gitmeye devam ettik. Deniz gider gitmez kendini hemen serin sulara bıraktı. 2 haftanın en zor şeyi de Deniz’i sudan çıkartmak oldu. Sudan çıktığında eğer kovalarıyla kumda bir oyun kurmazsak, kendini koşa koşa birden tekrar denize atıyordu. Gündüzleri oyalamak gerçekten çok zor oldu. Bu tatilde öğle uykularında da çok zorlandık. Plajda o sıcakta öğle uykuları asla 1 saati geçemedi. Ya seslerden, ya da terlediği için hep erkenden uyandı. Adada 2-3 saat öğle uykularına alışık olduğu için de 1 saatlik uykular ona yetmedi ve akşamüstleri biraz huzursuzlandı. Neyse ki tatil olduğu için deniz kenarında genel anlamda mutluydu.

İlk akşam babası gelince mutluluğu katlandı. Tatilde olduğumuzu ve işe gitmeyeceğimizi söyleyince kahkahalar attı. Pazartesi günü yine aynı şekilde Migros molası üstüne Meltem’e gittik. Tabii artık herkes bayram tatiline başladığı için plaj inanılmaz kalabalıktı. FullSizeRenderYine de çok keyifli bir gün geçirdik. Serkan da kumdan kova yapmayı 32 yaşında yeniden keşfetti. Akşamüstü 4 gibi biz Serkan’la plajdan çıkıp, Yalıkavak Palmarina’ya gittik. Vakko Chocolate’dan bayram çikolatalarını alıp eve geçtik ve Simi için valizleri hazırladık. Bu sırada Deniz’ler de geldi. Deniz’e güzel bir banyo keyfi yaptırdıktan sonra onu babaannesi ve dedesiyle bırakarak arkadaşlarımızla buluşmak üzere Bodrum’a indik. Marina’ya yakın Gemibaşı Restoran‘a gittik ve çok keyifli bir akşam geçirdik. Arkadaşlarımızın yanında 4 yaşındaki kızları olduğu için ve bizim de ertesi sabah erkenden feribotumuz olduğu için geceyi çok uzatamadan eve döndük ve hemen yattık.

Sabah kalkıp hepimiz hızlıca hazırlandık. Deniz’i de uyandırmaya çalıştım ancak uyanmadı. Ben de onu uyurken giydirdim. Tam artık kucağımıza alıp çıkacakken uyanıp, gözlerini açtı ve böylece evden çıktık. Limana gelince 9:30’da kalkacak olan feribotumuzu beklerken, ben bir banka oturup Deniz’e yanımıza aldığımız yumurtasını yedirdim. Kendimiz feribotta tost & çay yaparız diye düşündüğümüz için yanımıza bir şey almamıştık. IMG_0104Feribota binip de sadece uyduruk bisküviler olduğunu görünce inanılmaz moralimiz bozuldu. Sonrasında geçen sene yanımıza sandviç yapıp aldığımızı hatırladık ama iş işten geçmişti. Neyse ki Yeşil Marmaris’in feribotları gerçekten hızlı gidiyor da bir an önce Kos’a varıp, limandaki çay bahçesinde hayal ettiğimiz tost & çay keyfini yapabildik. Deniz feribotta sıkıldığı için artık biraz yürümek istiyordu. Serkan onu alarak çok sevdiğimiz Eleftherias meydanına kadar götürmüş. Şanslarına bir bando geçidi bile görmüşler. Yanımıza döndüklerinde de onu para atılınca ileri geri oynayan bir eşeğe bindirdik. İlk saniyede bir heyecanlanmış olsa da sonrasında alıştı ve bayıldı. Tekrar tekrar binmek istedi.

Kos-Simi feribotunun saati yaklaşırken erken kalkan Deniz’in o kadar hareketle de birlikte uykusu geldi. IMG_0047Serkan pusete yatırıp bir iki sallayınca hemen uyudu. Bir buçuk saat süren feribot yolculuğu boyunca da babaannesinin yanında pusetinde uyudu. Biz Serkan’la yukarı açık tarafa çıktık ve Datça kıyılarını izleye izleye yolculuğun tadını çıkartmış olduk. Simi limanda bizi otelin arabası karşıladı ve 5 dakika sonra bir yan koy olan Pedi’deki Pedi Beach Hotel‘e varmış olduk. Deniz’le birlikte olduğumuz için Simi merkezdeki oteller yerine daha sakin olan Pedi’yi tercih etmiştik ve orada geçirdiğimiz süre boyunca ne kadar doğru bir karar verdiğimizi de anlamış olduk. Deniz otelin hemen dibinde olduğu için çok rahat ettik. Canımız istediğinde de hızlıca çok yakın olan merkeze gidebildik.

İlk gün otele varışımız 3’ü bulduğu için, hemen sahile giderek o akşamüstünü Pedi’nin mükemmel denizinde geçirdik. Tek sorun Deniz’in birdenbire simidini reddetmesi ve asla takmak istememesi oldu. Akşamüstü toparlanıp odaya geçtik. Çocuklu olduğumuz için bize “family room” vermişler. Odada bir adet çift kişilik, iki adet tek kişilik yatak ve bir de çocuk için park yatak vardı. Aslında kayınvalidemlere de oda tutmasak bizimle kalabilirlerdi. Oda o kadar büyüktü. O yüzden pek rahat ettik. Deniz rahat rahat odada dolaştı. Yatakların hepsini yanyana birleştirip devasa bir yatak yaptık. Onun üzerinde oyunlar oynadık, uzanıp kitap okuduk, bir ara tramboline bile çevirdik.

FullSizeRender3Yolculuk kısa ve keyifli geçmiş olsa da Deniz’i çok yormak istemediğimiz için ilk akşam otelin çaprazındaki Katsaras Restaurant‘a gitmeye karar verdik. Manzara ve ortam mükemmeldi. Yemekler de güzeldi ancak muhteşem değildi. Kötü diyemem, yediğimiz şeyler lezzetliydi, her şeyi bitirdik ancak ikinci defa gidilecek bir lokanta da olmadığına karar verdik. Saat 10’a doğru Deniz’in artık uykusu bastırınca Serkan ikimizi odaya bıraktı ve anne babasıyla başbaşa kafa çekmeye döndü. Ben de Deniz’i uyuttuktan sonra ancak valizi yerleştirebildim ve uyudum.

1.Bölüm için: http://www.minomu.com/2016/07/26/2-yasindaki-cocukla-bodrum-simi-tatili/

3.Bölüm için: http://www.minomu.com/2016/09/27/2-yasindaki-cocukla-yaz-tatili-bodrum-symi-3-bolum/

2 Yaşındaki Çocukla Yaz Tatili / Bodrum & Simi 1.Bölüm

Geçen sene Bodrum’dan Kos’a hızlıca geçip, çok da güzel bir tatil yapınca, daha o zamandan bu yaz için de planlar yapmaya başlamıştık. Bu seneki rotamızı Simi adası olarak belirledik. Ancak geçen senenin aksine Yeşil Marmaris feribotları bu sene Simi’ye direk sefer yapmayacaklarını açıklayınca önce bir moralimiz bozuldu. Leros’a mı gitsek diye düşündük ancak oraya da sadece haftada bir kez sefer yapıyorlar. Yani ya günübirlik gidip perişan olacaktık, ya da 7 gün kalmamız gerekecekti. En sonunda ilk kararımızdan dönmeyip, aktarmalı da olsa Simi’ye gitmeye karar verdik. Kayınvalidemler Mayıs ayında Bodrum’a gittiklerinde oradaki bir acentayla konuşup uygun feribot saatlerine baktılar ve sonra Yeşil Marmaris’ten Bodrum – Kos – Bodrum biletlerimizi aldılar. Ben de internetten Kos – Simi – Kos feribot biletlerini satın aldım. Benim minik İtalya tatilim sayesinde Schengen vizem vardı ancak Serkan ve Deniz için başvurmamız gerekti. Bayram tatili öncesi yoğunluğundan dolayı da normalde 5 gün olan işlem süresi 15 güne çıkmıştı. Ama yine de yeterli vaktimiz olduğu için problem yaşamadık ve vizelerimize kavuştuk.

2 Temmuz sabahı kayınvalidem ve kayınpederim, tepeleme doldurduğumuz arabalarıyla yola çıktılar. Yoldan kazanmak için bir gün önceden Çınarcık’a gidip orada kalmışlardı. Ama yine de bayram konvoyundan kurtulamadılar. Normalde molalarla 9-10 saat sürecek yol, tam 16 saatlerini aldı.

Bense aynı sabah, erkenden Bakırköy’e gidip ikili testi yaptırdım ve sonrasında apar topar adaya geri döndüm. Dinlenme fırsatım bile olmadan Deniz’i ve sırt çantamı alıp tekrar çıkmak zorunda kaldım. Aslında ilk baştaki planıma göre evde birkaç saatim olacaktı ancak Atatürk Havaalanı’ndaki patlamadan sonra ve de bayram yoğunluğu olduğu için işlemlerin uzun süreceği sebebiyle uçuşlardan 3 saat önce havaalanında olunması gerektiği açıklanınca ne yazık ki dinlenmeye vaktim kalmadı. Adadan motorla Bostancı’ya, Bostancı’dan da E-9 otobüsüyle Sabiha Gökçen’e gittik. Otobüs sahil yolundan gittiği için ve yol boyunca milyonlarca kaydıraklı park olduğu için Deniz’i oyalamak hiç zor olmadı. Kaydırakları saya saya gittik. Havaalanına vardığımızda valizimiz olmadığı için ve biniş kartlarımızı da ben önceden Iphone’a indirdiğim için hızlıca (10 dakika sürmedi) ikinci kontrolden de geçerek bekleme salonlarının olduğu alana geçtik. Asıl işkence de orada başladı. IMG_8239Herkes havaalanına uçaklarından çok çok önce geldiği için ve de bayramda havaalanı zaten ekstra yoğun olduğu için bırakın oturmayı adım atacak yer yoktu. Bir an gerisin geri çıkabilir miyim acaba diye düşünmedim değil. O kalabalığın içinde oturacak bir yer aradım ama yürümek bile işkence, iğne atsan yere düşmüyor. Bir yandan da Deniz yorulmuş, kucağıma çıkmak istiyor. Ben hamile, sırtımda kocaman bir sırt çantası. Baktım CIP Lounge diye bir yer var, oraya gittim. Kapıda parayı ödedim ve o sırada “içeride mama sandalyesi var değil mi?” diye sordum. Kadının “hanımefendi bırakın mama sandalyesini, oturacak yer yok” demesiyle başımdan aşağı kaynar sular döküldü. İçeri girip zar zor en kenar köşede bir sehpa buldum ve Deniz’i oturttum. Yanımdaki iki yolcuya çantama iki saniye bakmalarını rica ederek, Deniz kucağımda iki sandviç ve iki ayran almaya gittim ve geri döndüğümde artık o boş sehpayı da 3 kişilik bir aileyle paylaşıyorduk. O sırada cep telefonumdan uçuş bilgilerini kontrol etmeye çalıştım ve 1 saat rötar olduğunu görünce gözlerim doldu. Artık belim ağrımaya başlamıştı, Deniz uykusu geldiği ve yorulduğu için çok huysuzdu, ve önümüzde ayakta geçireceğimiz 3 saat vardı. Sırt çantasına sanki 10 saatlik Amerika uçuşuna gidiyormuş gibi çok oyuncak koyduğum için kendimi o an tebrik ettim. Yavaş yavaş oyuncakları çıkartarak Deniz’i oyalamaya çalıştım. Bir süre sonra lounge’daki kalabalığa dayanamadım ve uçağa bineceğimiz kapının oraya gittik. En dipteki kapı olduğu için nispeten geniş bir bekleme alanı vardı. Kapının hemen yanına yere çöktük ve resim defteriyle boyalarımızı çıkarttık. Resim yaparak bayağı bir süre oyalandıktan sonra yine dev sırt çantamı bir çifte emanet ederek Deniz’le birlikte tuvalete gidip döndük. Camlardan diğer uçakları seyrettik, etrafta biraz koşuşturduk ve sonunda uçağa biniş saati geldi. Hiç acele etmedim ve bütün kalabalık uçağa binene kadar bekledim, çünkü Deniz’i bir de artık uçağın içinde oyalayacak takatim kalmamıştı. Hem de uçağa bineceğimiz son dakikaya kadar koşturursa yorulup uyur diye düşündüm.

Check-in’imizi yaparken bir koridor bir de cam kenarı almıştım, belki bir umut kimse ortayı istemez ve iki kişi otururuz diye. Ama tabi 10 günlük bayram tatilinin ilk gününde uçak ağzına kadar dolu olduğu için ortayı yaşlıca bir doktor bey almış. Ona cam kenarını sunduktan sonra, Deniz onu rahatsız etmesin diye ben ortaya geçtim, Deniz de koridoru izlesin diye koridor tarafındaki koltuğa oturttum ve kemerini bağladım. IMG_8256En son bindiğimiz için kapılar hızlıca kapandı ve hostesler uçuş güvenliği konuşmasına başladı. Motorlar çalışınca Deniz kendiliğinden kafasını dizlerime koydu ve anında uyuya kaldı ! Ben de derin bir nefes alarak arkama yaslandım. Uçağa bindiğimizde ona ince bir hırka giydirmiştim ve yanımızda da bir ince bir kalın battaniye vardı ancak içerisi beklediğim kadar soğuk olmadığı için üstünü örtmeme gerek kalmadı, hırkası yeterli oldu. Uçak inip ışıklar açıldığında da kendiliğinden uyandı. Valizimiz olmadığı için havaalanından çıkmamız gerçekten çok ama çok hızlı oldu ve dedesinin arabasına binip hızlıca eve gittik. Babaannesinin yaptığı ve çok sevdiği şehriyeli domates çorbasını içtiğinde çoktan tekrar uykusu gelmişti. Odaya gidip yatağa koyar koymaz uyudu. Park yatağını henüz kurmadığımız için, ilk gece anne kız koyun koyuna uyuduk.

IMG_8263

Devamı için: http://www.minomu.com/2016/07/28/2-yasindaki-cocukla-yaz-tatili-bodrum-simi-2-bolum/

Hamilelik Günlüğü – 11. Hafta

11. haftaya geldik bile, 3 ay bitmek üzere. Bazen gerçekten yeniden hamile olduğuma inanamıyorum, bazense hamile olduğumu unutmamı imkansız hale getiren yorgunluk atakları yaşıyorum. Şimdiye kadar çok şükür herhangi bir problem yaşamadık. Zaten Deniz’e hamileyken de ne bulantım ne de baş dönmem olmuştu. Hiç televizyonda izlediğimiz hamilelere benzemiyordum. Tek fark Deniz’e hamileyken günde 12-13 saat uyumak istiyor ve uyuyordum. Şimdiyse uyumak istiyor ancak onun yerine Deniz’le parka gidiyorum. İkinci hamileliklerinde kadınların nasıl “daha aktif bir hamilelik” geçirdiklerini artık hızlıca anlamış oldum.

İlk yoga dersinden sonra birkaç gün üst bacaklarım hep ağrımıştı. Bu cumartesi de yine yorucu ama inanılmaz keyifli bir ders yaptık. Şimdi yine bacaklarım ağrıyor. Hem o kadar yürüyüşe ve hareketliliğe rağmen böyle ham olduğum için üzülüyorum hem de ağrılarla birlikte iyi bir şey yaptığımı anlayıp mutlu oluyorum. İstediğim doula ile de sonunda bu hafta buluşacağız. Şimdilik yalnızca tanışma buluşması olacak. Çalışmalara da ne zaman başlayacağımızı konuşuruz sanırım. Heyecanla bekliyorum.

Bu hafta doktor kontrolü vardı. Bebeğimiz 3,5 cm olmuş ve haftalık gelişimine uygun olarak büyümüş. Ultrasonla baktığımızda fosur fosur uyuyordu. Doktorumuz uyandırmak için karnıma o kadar sık ve çok bastırdı ki en sonunda çişim geldi ve gülmeye başladım. Bebekse hala uyuyordu. Bu seferkinin uykuları Serkan’a çeksin diye çok dua etmiştim, sanırım dualarım kabul olacak (amin!). Uzun çabalardan sonra sonunda rahatını bozduk ve uyandırabildik. Hemen o minik el ve ayaklarını oynatmaya başladı. Doktorumuz hareketlerini de beğendiğini söyledi. Bu sırada tartıda da kilo almak yerine 1 kilo verdiğimi görünce çok sevindim. Deniz’e hamileyken ilk 3 ayda +7 kilo almıştım ve doktorumuzdan acayip azar işitmiştik. Doktorun odasından çıkınca hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım, öyle bir azardı. Aslında iyi de olmuştu çünkü o hızla gitseydim kesin 30 kiloları bulurdum. Ama ben o muayeneden sonra çok çok dikkat etmiştim, sonunda da hamileliğimi +17 kiloyla tamamlamıştım. Bu hamileliğimde de SSVD’nin daha kolay olabilmesi için çok fazla kilo almak istemiyorum. En büyük korkularımdan biri bu kilo. O yüzden inanılmaz özen göstermeye çalışıyorum. Tabii ki yine kaçamaklarım oluyor, Damak’lar, dondurmalar yiyorum ama bunların istisna olmasına dikkat etmeye çalışıyorum. Umarım bu şekilde devam edebilirim.

Şimdi bundan sonraki aşama ikili test. Bunu da sağ salim atlatırsak, hamileliğin en rahat ve güzel olduğu ikinci trimester’a giriyor olacağız. İkili test için beni ilk hamileliğimdekinin aksine perinatoloğa yönlendirdiler. Testin yapılması gereken tarihlerde de Bodrum’da olacağım için ufak bir kriz yaşadık. Bodrum Acıbadem’e de gidebileceğimi söyledim ancak hemşireler doktorun mutlaka buradaki güvendiği doktoru görmemi isteyeceğini söylediler. En sonunda bir anlaşmaya varamadan çıktık. Çıktıktan yarım saat sonra cep telefonumdan aradılar ve tam uçağımızın olduğu günün sabahına randevu verebileceklerini söylediler. Deniz’le başbaşa uçacağımız için zaman geçtikçe beni korkutan bu seyahatin öncesinde adadan Bakırköy’e gidip, Bakırköy’den adaya dönüp, sonra Deniz’le tekrar Sabiha Gökçen’e gidecek olmak biraz moralimi bozmuş olsa da, yapacak bir şey yok diyerek randevuyu aldım. Böylece Temmuz’un başında ikili testi yaptırmış olacağız. Sonrasında da Temmuz’un 30’una kendi doktorumuza randevu aldık. İçten içe bu iki randevudan birinde artık cinsiyeti de öğrenir miyim diye heyecanlanıyorum. Hoş sağlıklı olduktan sonra kız veya erkek olmasının bir önemi yok ama insan yine de bir an önce öğrenmek istiyor 🙂

İkinci çocuk heyecanı: Kalabalıklaşıyoruz !

IMG_8867_2

Deniz’e hamile olduğumdan şüphelendiğim zaman yaptığım idrar testlerinin üç tanesinden ikisi negatif çıkmıştı. O yüzden eczanelerde satılan hamilelik testlerine olan güvenim sıfır. Bir de bu sefer tabi daha tecrübeliyim, adetime 1 gün kala ofisin yakınındaki polikliniğe gidip kan verdim. 1 saat sonra aldığım sonuçtaki Beta-HCG seviyesi alt sınır olan 39,1’in çok az üstündeydi: 39,72. Yine de bu değeri görmek hamile olduğuma emin olmama yetti. 4 gün sonra testi tekrarladığımda değerin 226,29’ya yükseldiğini gördüm ve arayıp doktorumdan randevu aldım. Hamileliğin daha çok başında olduğumuz için doktor hemen gitsem bile keseyi göremeyeceğimizi söyleyip, 3 hafta sonrasına randevu verdi. O upuzun 3 haftanın birinde otelde eğitimde olduğum için zaman nispeten hızlı geçti, yoksa nasıl dayanırdım bilmiyorum.

Doktorun odasına girdiğimizde heyecandan ölmek üzereydim. Keseyi görene kadar da kalbim pır pır atmaya devam etti. Ne zamanki o minik keseyi gördük ve kalp atışlarını dinledik, içim rahatladı. Doktorumuz her şeyin yolunda olduğunu söyledi. Folik asit almaya ve egzersizlerime devam etmemi de ekledi. Yine 3 hafta sonrasına randevu alarak mutlu mesut hastaneden çıktık.

Bu arada, ikinci çocuk için hazır olduğumuza karar verdikten sonra hummalı bir doktor araştırmasına başlamıştım. Deniz’in doğum hikayesini okumuş olanların bileceği gibi, ilk doğumumdan ve de sezaryenden hiç mutlu değildim. O yüzden ssvd (sezaryen sonrası vajinal doğum) yapmayı kabul edecek ve de aynı zamanda doğum sigortamız oradan olduğu için evimize yakın Acıbadem’lerin birinde kadrolu çalışan bir doktor bulmam gerekiyordu. Birkaç doktorla görüşüp, muayene olduktan sonra sonunda bir tanesiyle elektriğimiz tuttu. SSVD’yi de deneyebileceğimizi söylediği için onunla devam etmeye karar verdim. İlk hamileliğimin 39. haftasında yaşadığım o büyük şoktan sonra, işi şansa bırakmamaya da kararlıyım. SSVD yapmasıyla meşhur, ancak Acıbadem’de çalışmayan başka bir doktora da ara ara kontrole gitmeyi planlıyorum.

Bir yandan da doktor dışındaki hazırlıklarda hiçbir eksik olmasın istiyorum. Bu hamileliğimde bir doula ile çalışmaya kesin kararlıyım. İçime sinen bir tanesiyle konuştuk, ilk fırsatta yüzyüze tanışacağız. Kundalini yoga dersleri veren liseden bir arkadaşımla geçen cumartesi Khalsa yoluyla hamilelik yogası yapmaya başladık. İlk ders hem zorlu hem de inanılmaz keyifli geçti. Ina May Gashkin’in “Doğuma Hazırlık Rehberi”ni de vapurla işe gidip gelirken, bir çırpıda yalayıp yuttum.

Önümde 9 ay var. Buradan hafta hafta gelişmeleri paylaşmayı planlıyorum. Bu seferki hamileliğimde elimden gelen her şeyi yapıp bebeğimi doğal doğumla kucağıma almak istiyorum. Yine de bir terslik/komplikasyon olursa tabii ki yapacak bir şey yok ama yine de en azından bana düşen her şeyi yaparsam, ilk seferki gibi bir hayal kırıklığı yaşamamayı umuyorum.

Adada günlerimiz nasıl geçiyor ? – Yazlıkçılık

1305Adaya geldiğimizden beri Deniz inanılmaz mutlu. Ataköy’deki monoton apartman hayatından sonra -ki orada da yaz-kış, yağmur-çamur demeden her gün mutlaka dışarı çıkıyordu-, adadaki özgürlük ona çok değişik geldi. Aslında bu adadaki ilk yazı değil, ancak ilk yazında henüz 1 aylık bir bebek olduğu için ve geçen yaz da pek bir şey anlamadığı için, asıl şimdi etrafının farkına varmaya başladı.

Akşam uykularını bir saat ileri atmamıza rağmen, sabahları daha erken uyanmaya başladı. 7 deyince ayağa dikiliyor. Kışın neredeyse 9’a kadar uyuyan çocuk gitti, güneşi görünce yataktan fırlayan bir çocuk geldi. Uyanır uyanmaz önce bir lazımlığına gidiyor ve kaka yapsa da yapmasa da uzunca bir tuvalet keyif yapıyor. Sonrasında alıyor eline sütünü ve bahçeye çıkıyor. Kahvaltı hazırlanırken o da martılar, kargalar, çiçekler ve sokaktan geçenlerle oyalanıyor. Saat 9’a doğru kahvaltı ediliyor. Son zamanlarda yumurtaya düşkünlüğü o kadar arttı ki, bazen “yuma yuma bitti” deyip ona tost yapıyoruz. Tabii kendimiz de yiyemiyoruz çünkü gördüğü zaman hemen tabaklarımıza saldırıyor.

Kahvaltıdan sonra yavaş yavaş toparlanıp, ya “paaa-ka” ya da “taşşş”a yani denize taş atmaya doğru1582 yola çıkıyoruz.Hava çok sıcaksa yanımıza mutlaka mayosunu ve havlusunu da alıyoruz çünkü Deniz taş atarken çaktırmadan minik minik denize girmeye çalışıyor. Çarşıyı dolaşıyoruz, balıkçılardaki balıkları kontrol ediyoruz, dondurmacıdan külah alıyoruz, vs. derken zaten öğle yemeği saati çabucak geliyor. Kışın aksine, yazın zaman ne kadar hızlı geçiyor. Öğle yemeği için eve geldiğimizde Deniz’in çoktan pestili çıkmış oluyor. Yemeğini genelde gözleri yarı kısılmış olarak yiyor. Yemeğini yedikten sonra da ya odada ya da bahçedeki salıncakta öğle uykusunu uyuyor. Öğle uykuları da uzadı, eğer yüzmüşse ve çok yorulmuşsa mutlaka 3 saat uyuyor.

Öğle uykusundan kalkınca meyve saati. Zaten her meyveye bayılan Deniz için yaz ayları adeta bir cennet. Hangi meyveyi yiyeceğini şaşırıyor. 1697Çilek yerken birden canı erik isteyebiliyor. Güzelce meyvelerini yedikten sonra tekrar dışarı çıkmaya hazırlanılıyor. İstikamet: park. Akşamüstü çocuk parkının en kalabalık olduğu saatler. Genelde bütün çocuklar ya anneanne/babaanneleriyle ya da bakıcılarıyla parkta oluyorlar çünkü hepsi anne/babalarının işten dönüş vapurlarını karşılamadan önce buraya oyalanıyorlar. Benim vapurum da iskeleye yanaşırken Denizler de karşılama komitesinde yerlerini almış oluyorlar. Ben gelince de ya taş atmaya gidiyoruz ya da parka dönüyoruz. Sonra çarşıyı boydan boya geçip ekmeğimizi (şimdilerde sıcacık dumanı tüten pide) ve varsa diğer eksikleri alıp eve dönüyoruz. Akşam yemeğini yedikten sonra yine zamanımızı bahçede geçiriyoruz. Ya salıncakta sallanıyoruz, ya birlikte resim yapıyoruz, ya da Deniz’in kitaplarından 1-2 tane seçip onları okuyoruz. Uyku vakti geldiğinde Deniz zaten uykuya dalmaya hazır oluyor. Dişlerini fırçalayıp odaya geçiyoruz ve 5 dakika içerisinde uykuya dalmış oluyor. Meme emmeyi bıraktıktan sonra neredeyse deliksiz uyumaya başladı. Tabii yine ara ara uyandığı oluyor ama sonrasında hemen uykuya dönebiliyor.

Bu hafta okulların kapanmasıyla tüm komşularımız gelir, ada da iyice şenlenir. Deniz de yavaş yavaş arkadaş çevresini kurmaya başlayınca günleri çok daha keyifli geçecektir. Çocukken adada geçirdiğim yazların tadı hala damağımdayken, galiba Deniz’i biraz kıskanıyorum. Arada sırada birer günlük izinler alıp onunla birlikte adanın tadını çıkartma planlarım da yok değil. Bakalım bu yaz nasıl geçecek ?

1890