2 Yaşındaki Çocukla Yaz Tatili / Bodrum & Simi 4.Bölüm

img_428Bodrum’a döndükten sonra Serkan bizimle iki gün geçirip, Pazar günü öğlen uçağıyla İstanbul’a döndü. Ben Deniz’le birlikte bir hafta daha kaldım. Deniz hem babaanne ve dedesiyle bol bol vakit geçirmiş oldu, hem de Bodrum’un güzel denizine doymuş oldu. Her gün sabah kalkıp plaja gittik ve akşama kadar denizin ve kumun tadına vardık. Akşamları da birkaç kez evin yakınındaki Oasis alışveriş merkezinin çocuklar için olan oyun alanına gittik. Deniz mutluluktan havalara uçtu.

Serkan’ların Bodrum’da yazlığı olan akrabaları var ve onların da çok kalabalık, yaşları 4 ile 13 arasında değişen bir sürü çocukları var. Etrafında hiç o kadar çocuk görmeye alışkın olmayan Deniz onlarla birlikte inanılmaz mutlu oldu. Çok keyifli günler geçirdi. Çocukların hepsi Deniz’den büyükler ve gün boyunca biri mısır yiyor, diğeri dondurma istiyor, öbürü iskeleden suya atlarken, bir diğeri kumlarda oynuyor. Bütün bu karmaşa içerisinde Deniz de tabii her gördüğünden istediği için ne yemek saat düzenimiz kaldı ne başka bir şey. Ama çok çok keyif aldığı yüzünden de belli olduğu için ben de çok kafama takmayıp, kuralların hepsini arka plana attım. Birkaç gün kuralsız yaşamak bizi öldürmedi, ama onlarla birlikte o kadar çok şey Onlarla geçirdiğimiz günlerin akşamında hep pestil gibi uyudu.

img_044 img_545 img_565 img_668img_606

 

En son günümüzde de sabah Yalıkavak çaput pazarını tavaf ettikten sonra, img_801Gündoğan’daki Gandil Beach Bar’a Selin‘lerle buluşmaya gittik. Orayı da çok sevdik, evimiz gibiydi. Öğlen Selin’ler köylü teyzelere yaptırdıkları kabak çiçeği dolmasını da getirdiklerinde mutluluktan havalara uçtuk. Akşama kadar Gündoğan’da vakit geçirdikten sonra eve döndük ve valizlerimizi hazırlayıp arabaya yerleştirdik.

Sabah erkenden kalkıp havaalanına gittik. Bayram kalabalığı çoktan bittiği için etraf çok sakindi. Rahat rahat gezdik, Toyzz Shop’da bol bol vakit geçirdik ve sonrasında uçağın kapısına gittik. Deniz şimdiye kadarki tüm uçak seyahatlerinde meme emdiği için çok rahat yolculuklar geçirmiştik. Bodrum’a giderken de yorgunluktan uçağa oturur oturmaz uyuya kalınca yine hiçbir şey anlamadan yol bitivermişti. Bu sefer ise ilk defa meme emmeyen, bilinçli ve uyanık bir çocukla uçağa binecektim. Yol zaten çok kısa olduğu için ve de yanımda o bir saati dolu dolu geçirmemize yetecek kadar kitap ve oyuncak olduğu için biraz küçümsemiş olabilirim. Uçak kalkarken Deniz’in ödü patladı. Birden ne olduğunu anlamadı ve tırnaklarını kollarıma geçirerek kucağıma tırmanmaya çalıştı. O kadar korktu ve benim dediklerimi duymaz hale geldi ki en sonunda kemerini çözüp kucağıma almak ve sıkı sıkı sarılmak durumunda kaldım. Uçak kalkışı tamamlayıp düz hale geldikten sonra yanımızdan geçen bir hostese, durumumuzu anlatarak, Deniz’in inişte kucağımda olabilmesi için, bebek kemerlerinden verip veremeyeceklerini sordum. Hostes çok sert ve anlayışsız bir şekilde “2 yaşını geçen her çocuk kendi koltuğunda kendi kemeriyle uçuş yapacak” diyerek çekip gitti. Bu sırada Deniz “anne inelim, anne gidelim” diye hala ağlamaklı bir şekilde sızlanıyordu. Neyse ki yanımızda çok anlayışlı ve de çocuk seven bir teyze vardı da ikimiz birlikte inişe kadar güle oynaya oyalamış olduk. İnişe geçtiğimizde tekrar koltuğuna oturtarak kemerini bağladım ve ineceğimizi anlattım ama nafile… Yine uçak iniş pozisyona geçtiği anda Deniz acayip korktu ve ağlayarak bana tırmanmaya çalıştı. Tutabildiğim kadarıyla kemerinin içinde tutmaya çalıştım ama uçak artık yerde yavaşlamaya başlayınca dayanamayıp kucağıma aldım. Bundan sonra da uzunca bir süre uçak dediğimizde hep “ben korktum” dedi.

Havaalanında bizi babam karşıladı. Birlikte E-9’la Bostancı’ya giderken onca heyecandan yorgun düşmüş olan dedesinin kucağında uyuya kaldı. Bostancı’ya vardığımızda motoru ucun ucuna kaçırdık ve iskelenin hemen karşısındaki kafeye oturduk. Deniz yanımızda uyurken, biz de babamla patates bira keyfi yaptık. Bir sonraki motor saatinden hemen önce Deniz uyandı, hep birlikte motora binip adaya geçtik ve uzun tatilimizi bitirmiş olduk.img_862

2 Yaşındaki Çocukla Yaz Tatili / Bodrum & Simi 3.Bölüm

Ertesi gün uyandığımızda hızlıca kahvaltımızı edip, 9:30’daki Simi Bus’a binerek merkeze gittik. img_0143Adada tek bir otobüs hattı var. O da saat başı Pedi ve Simi merkez arasında bir kez gidecek şekilde çalışıyor. Çok büyük bir otobüs değil. Sabah saatlerinde daha boş, akşamları ise tıklım tıkış oluyor. Tek kişi 1,5€ ödeyerek binebiliyor. Taksi de çok ucuz olmasına rağmen (Simi – Pedi 4,5€), Deniz otobüse bayıldığı için biz genelde bu otobüsü kullandık. Bir de taksi adada 4 adet varmış ve bayramda ada ağzına kadar dolu olduğu için taksi bulamama problemi yaşayanlar olmuş ancak dediğim gibi biz genelde otobüs tercih ettiğimiz için böyle bir şeyle karşılaşmadık.img_0166

Simi merkeze gittiğimizde 3 gündür adada olan teyzemlerle buluşmamıza henüz vardı. O yüzden merkezde biraz avarelik edip, süngerlerin, çeşitli yazlık elbiselerin ve turistik eşyaların satıldığı dükkanların arasında dolaştık. Ayhan Sicimoğlu’nun Renkler programı kapsamındaki Symi videosunda izleyip öğrendiğimiz Nikolas pastahanesine gittik ve içi kremayla dolu olan böreğe benzer bir tatlı yedik. Daha sonra teyzemlerle buluşarak onların biz gelmeden organize ettikleri tekne turu için guletimize gittik. Teyzemler de biz de beşer kişi olduğumuz için toplu tekne turlarına katılmak yerine bireysel olarak tekne kiralamak bizim için daha ucuza geldi.

img_0168 img_0177 img_0202

O gün bütün günü teknede ve Simi’nin mükemmel koylarında geçirdik. Deniz gerçekten bir harikaydı. Adanın en kuzeyindeki Panormitis kilisesini de tekneyle ziyaret edebildik ve böylece o sıcakta adada araba veya otobüsle o kadar yol gitmemize gerek kalmadı. Sabah 10’da başlayan tur akşam 6’da ancak sonlandı. O yüzden de Pedi’ye hiç dönmeden merkezde kalmaya karar verdik. Deniz babası ve babaannesiyle parka gitti ve ben de teyzemle birlikte merkezdeki mağazaları tavaf ettim. Teyzemler kalabalık oldukları için airbnb üzerinden Simi merkezde iki farklı ev kiralamışlardı. Bir tanesini görme fırsatım oldu ve ba-yıl-dım. Ev gerçekten harikaydı. Konumu, manzarası, dekorasyonu her şeyine hayran oldum. O yüzden çocuksuz ailelere mutlaka Simi merkezdeki klasik evlerden kiralamalarını öneririm.

Mağazaları gezdikten sonra Deniz’lerin yanına gittim. Deniz merkezde her saat başı tur atan trene binmek istedi. img_0218Hep birlikte bindik. Trendeki herkes istisnasız türktü. Şarkılar türküler turumuzu attık ve sonrasında tekneden iner inmez yer ayırttığımız Taverna O Haris‘e gittik. Adadaki en ucuz yemeği burada yedik ve her şey çok çok lezzetliydi. Yemekten sonra Deniz çok yorulmuştu, o yüzden hiç otobüs istemedi. Lokantanın hemen yanındaki duraktan taksimize bindik ve 5 dakika sonra oteldeydik. Gece uykumun arasında Deniz’in dik oturduğunu hayal meyal hatırlıyorum. Uykumun arasında onu geri yatırıp pış pışlamaya çalıştım. Derken Deniz inanılmaz bir tazyikle kusmaya başladı. Serkan’ı uyandırıp, kusmukların her tarafa bulaşmamasına uğraştım ama boşuna. Bu sırada Deniz hüngür hüngür ağlamaya başladı. Banyoya götürüp onu dikkatlice soymaya çalıştım ama artık çok geçti, saçı başı her tarafı kusmuk olmuştu. Tamamen soyup banyoya soktuk, ne olduğunu anlamadan çok korktuğu için hala ağlıyordu ama banyoya girince yavaş yavaş sakinleşti. Banyodan sonra ben saçını tarayıp giydirirken Serkan da kusmuk bulaşan her şeyi banyoya götürdü ve kusmukları temizlemeye çalıştı. Tam Deniz’i uyutmaya çalışacaktım ki Deniz tekrar kustu. Bu sefer yerler de battı. Ben gecelikle resepsiyona gidip çocuktan vileda alıp gelmesini ve yedek çarşaf ve yastık getirmesini istedim. İngilizce bilmeyen genç bir çocuktu, gecenin bir yarısı odamızı viledayla tertemiz yaptı. Kirli çarşafları alıp temizlerini bıraktı ve gitti. Deniz o kadar kusup ağladıktan sonra çok yorulmuştu, hemen uyudu. Ben uykusunda kusacağından o kadar korkmuştum ki bir iki saat başında uyumadan kitap okudum. Sonra artık kusmayacağından emin olduktan sonra ben de yatıp uyudum.

Ertesi gün o kadar yorgunduk ve Deniz için o kadar endişelenmiştik ki Pedi’den ayrılmadık. Otelin img_0231çaprazındaki 10 şezlongluk plaja gittik. Sabah sadece tost yedirelim dedik, onu da bitiremedi ama zorlamadık. Öğlen için otelden rica ettik ve bizim için patates haşladılar. Sonrasında bunu hesaba yazmamış olmaları da çok kibar bir jestti. Deniz’i patatesini yedikten sonra dedesi odada uyuttu ve güzelce dinlenmiş oldu.img_0240

img_0272Tüm gün sahilde yattıktan sonra o akşam Deniz’in de iyi olduğundan emin olduktan sonra yine merkeze indik. Deniz iner inmez gördüğümüz faytondaki atlara hayran olup binmek istedi. Babası ve dedesiyle fayton keyfi yaparken biz de lokanta aramaya başladık. Aşırı popüler olduğu için gitmekten vazgeçtiğimiz Manos‘un önünden geçerken çok beğenince, aman canım herkesin bir bildiği vardır, diyerek yer ayırttık.

Deniz’e sade makarna isterim ve yoğurtla yer, midesi de dinlenmeye devam eder diye düşünmüştüm. Ancak her masayla tek tek ilgilenen Manos mutfağında makarnaya dair bir şey olmadığını söyleyince hafif bir panik yaptım. Ağır bir şey yedirmek istemediğim için çaresiz bir şekilde kafamdan yemek seçeneklerini geçirirken, Manos beklememizi söyleyip gitti. 15 dakika sonra bir makarna tabağıyla geldi. Artık bakkaldan alıp mı pişirttirdi yoksa diğer bir lokantadan mı rica etti bilmiyoruz ama bizi inanılmaz mutlu etti. Asla yapmak zorunda olmadığı çok kibar bir hareketti. Manos’ta Yunan adaları standartlarına göre korkunç pahalı, ama inanılmaz lezzetli bir yemek yedikten sonra, gece eğlencesine kalmadan otelimize döndük. Deniz’i uyuttuktan sonra ben de valizimizi topladım. Deniz’in kusmuğunun bulaştığı eşyalarımızı iki kez yıkamamıza rağmen kokusu hala geçmemişti. O yüzden dayanamayıp son bir kez daha otelin banyo jeliyle yıkadım ve sonra ben de yattım.

Sabah kalktığımızda son bir kez otelin kahvaltı salonuna inip kahvaltımızı ettik ve otelin arabasıyla bizi merkeze bıraktılar. O güne kadar ağzına kadar motoryatla dolu olan Simi limanını bomboş görünce gözlerime inanamadım. Meğer adadaki bütün tekneler türklerinmiş. Bayram bitince ada da son hızla boşalmış. Biz de teyzemlerle birlikte dokuz buçuktaki Simi – Kos feribotuna binerek adadan ayrıldık.

img_0330

Kos’tan Bodrum’a kalkacak olan feribotumuz akşam olduğu için, orada da bir tam günümüz olmuş oldu. Limandan çok uzaklaşmayıp, geçen sene kaldığımız otelin karşısındaki Avra Lounge Bar‘a gittik ve hep birlikte yayıldık. Deniz öğlen uyuduğu zaman Serkan’la birlikte merkeze gidip minik bir alışveriş bile yaptık.

img_0341 img_0351

Akşam Bodrum’a döndüğümüzde Kos aktarmasına rağmen dinçtik. Koşturmaktansa, plajda dinlenip akşam dönmek gerçekten iyi bir fikirmiş. Dönüş feribotunda çoktan gelecek sene gidebileceğimiz adaların listesini de çıkartmaya başlamıştık. Şimdilik sırada Leros ve Kalimnos var. Bakalım iki çocuklu olduğumuzda da bu mobil hayata devam edebilecek miyiz ?

  1. Bölüm için: http://www.minomu.com/2016/07/26/2-yasindaki-cocukla-bodrum-simi-tatili/
  2. Bölüm için: http://www.minomu.com/2016/07/28/2-yasindaki-cocukla-yaz-tatili-bodrum-simi-2-bolum/

2 Yaşındaki Çocukla Yaz Tatili / Bodrum & Simi 2.Bölüm

Ertesi sabah uyandığımızda Bodrum’u fethetmeye hazırdık. Serkan da bir gün öncesinde çalıştığı için ancak Pazar günü yola çıkabildi. O da aynı annesi ve babası gibi geceden Çınarcık’a gidip, yolu kısaltmayı denedi ancak Pazar günü de trafik Cumartesini aratmayacak şekilde olduğu için akşam çok geç gelebildi.

Biz sabah kahvaltımızı edip evde biraz oyalanıp plajların açılmasını bekledik. Sonrasında çıkıp önce 5M Migros’a Deniz’e kova kürek almaya gittik. IMG_8275Bebek/çocuk eşyalarının ortasında devasa bir top havuzu ve kaydırak görünce Deniz mutluluktan havalara uçtu. Hemen ayakkabılarını çıkartıp içine girdi. Kaydıraktan devasa bir top havuzunun içine kaymak onu acayip heyecanlandırdı. Bu yüzden Migros’ta da bolca oyalanmış olduk. Hatta tatilin geri kalanında sabahları “hadi denize gidiyoruz” dediğimizde, “hayırr, top havuzuna gidelim” dediği için hep plaj öncesi bir Migros molamız oldu. Migros’tan çıktıktan sonra Ortakent’teki Meltem Otel’in plajına gittik. Tatil boyunca da oraya gitmeye devam ettik. Deniz gider gitmez kendini hemen serin sulara bıraktı. 2 haftanın en zor şeyi de Deniz’i sudan çıkartmak oldu. Sudan çıktığında eğer kovalarıyla kumda bir oyun kurmazsak, kendini koşa koşa birden tekrar denize atıyordu. Gündüzleri oyalamak gerçekten çok zor oldu. Bu tatilde öğle uykularında da çok zorlandık. Plajda o sıcakta öğle uykuları asla 1 saati geçemedi. Ya seslerden, ya da terlediği için hep erkenden uyandı. Adada 2-3 saat öğle uykularına alışık olduğu için de 1 saatlik uykular ona yetmedi ve akşamüstleri biraz huzursuzlandı. Neyse ki tatil olduğu için deniz kenarında genel anlamda mutluydu.

İlk akşam babası gelince mutluluğu katlandı. Tatilde olduğumuzu ve işe gitmeyeceğimizi söyleyince kahkahalar attı. Pazartesi günü yine aynı şekilde Migros molası üstüne Meltem’e gittik. Tabii artık herkes bayram tatiline başladığı için plaj inanılmaz kalabalıktı. FullSizeRenderYine de çok keyifli bir gün geçirdik. Serkan da kumdan kova yapmayı 32 yaşında yeniden keşfetti. Akşamüstü 4 gibi biz Serkan’la plajdan çıkıp, Yalıkavak Palmarina’ya gittik. Vakko Chocolate’dan bayram çikolatalarını alıp eve geçtik ve Simi için valizleri hazırladık. Bu sırada Deniz’ler de geldi. Deniz’e güzel bir banyo keyfi yaptırdıktan sonra onu babaannesi ve dedesiyle bırakarak arkadaşlarımızla buluşmak üzere Bodrum’a indik. Marina’ya yakın Gemibaşı Restoran‘a gittik ve çok keyifli bir akşam geçirdik. Arkadaşlarımızın yanında 4 yaşındaki kızları olduğu için ve bizim de ertesi sabah erkenden feribotumuz olduğu için geceyi çok uzatamadan eve döndük ve hemen yattık.

Sabah kalkıp hepimiz hızlıca hazırlandık. Deniz’i de uyandırmaya çalıştım ancak uyanmadı. Ben de onu uyurken giydirdim. Tam artık kucağımıza alıp çıkacakken uyanıp, gözlerini açtı ve böylece evden çıktık. Limana gelince 9:30’da kalkacak olan feribotumuzu beklerken, ben bir banka oturup Deniz’e yanımıza aldığımız yumurtasını yedirdim. Kendimiz feribotta tost & çay yaparız diye düşündüğümüz için yanımıza bir şey almamıştık. IMG_0104Feribota binip de sadece uyduruk bisküviler olduğunu görünce inanılmaz moralimiz bozuldu. Sonrasında geçen sene yanımıza sandviç yapıp aldığımızı hatırladık ama iş işten geçmişti. Neyse ki Yeşil Marmaris’in feribotları gerçekten hızlı gidiyor da bir an önce Kos’a varıp, limandaki çay bahçesinde hayal ettiğimiz tost & çay keyfini yapabildik. Deniz feribotta sıkıldığı için artık biraz yürümek istiyordu. Serkan onu alarak çok sevdiğimiz Eleftherias meydanına kadar götürmüş. Şanslarına bir bando geçidi bile görmüşler. Yanımıza döndüklerinde de onu para atılınca ileri geri oynayan bir eşeğe bindirdik. İlk saniyede bir heyecanlanmış olsa da sonrasında alıştı ve bayıldı. Tekrar tekrar binmek istedi.

Kos-Simi feribotunun saati yaklaşırken erken kalkan Deniz’in o kadar hareketle de birlikte uykusu geldi. IMG_0047Serkan pusete yatırıp bir iki sallayınca hemen uyudu. Bir buçuk saat süren feribot yolculuğu boyunca da babaannesinin yanında pusetinde uyudu. Biz Serkan’la yukarı açık tarafa çıktık ve Datça kıyılarını izleye izleye yolculuğun tadını çıkartmış olduk. Simi limanda bizi otelin arabası karşıladı ve 5 dakika sonra bir yan koy olan Pedi’deki Pedi Beach Hotel‘e varmış olduk. Deniz’le birlikte olduğumuz için Simi merkezdeki oteller yerine daha sakin olan Pedi’yi tercih etmiştik ve orada geçirdiğimiz süre boyunca ne kadar doğru bir karar verdiğimizi de anlamış olduk. Deniz otelin hemen dibinde olduğu için çok rahat ettik. Canımız istediğinde de hızlıca çok yakın olan merkeze gidebildik.

İlk gün otele varışımız 3’ü bulduğu için, hemen sahile giderek o akşamüstünü Pedi’nin mükemmel denizinde geçirdik. Tek sorun Deniz’in birdenbire simidini reddetmesi ve asla takmak istememesi oldu. Akşamüstü toparlanıp odaya geçtik. Çocuklu olduğumuz için bize “family room” vermişler. Odada bir adet çift kişilik, iki adet tek kişilik yatak ve bir de çocuk için park yatak vardı. Aslında kayınvalidemlere de oda tutmasak bizimle kalabilirlerdi. Oda o kadar büyüktü. O yüzden pek rahat ettik. Deniz rahat rahat odada dolaştı. Yatakların hepsini yanyana birleştirip devasa bir yatak yaptık. Onun üzerinde oyunlar oynadık, uzanıp kitap okuduk, bir ara tramboline bile çevirdik.

FullSizeRender3Yolculuk kısa ve keyifli geçmiş olsa da Deniz’i çok yormak istemediğimiz için ilk akşam otelin çaprazındaki Katsaras Restaurant‘a gitmeye karar verdik. Manzara ve ortam mükemmeldi. Yemekler de güzeldi ancak muhteşem değildi. Kötü diyemem, yediğimiz şeyler lezzetliydi, her şeyi bitirdik ancak ikinci defa gidilecek bir lokanta da olmadığına karar verdik. Saat 10’a doğru Deniz’in artık uykusu bastırınca Serkan ikimizi odaya bıraktı ve anne babasıyla başbaşa kafa çekmeye döndü. Ben de Deniz’i uyuttuktan sonra ancak valizi yerleştirebildim ve uyudum.

1.Bölüm için: http://www.minomu.com/2016/07/26/2-yasindaki-cocukla-bodrum-simi-tatili/

3.Bölüm için: http://www.minomu.com/2016/09/27/2-yasindaki-cocukla-yaz-tatili-bodrum-symi-3-bolum/

2 Yaşındaki Çocukla Yaz Tatili / Bodrum & Simi 1.Bölüm

Geçen sene Bodrum’dan Kos’a hızlıca geçip, çok da güzel bir tatil yapınca, daha o zamandan bu yaz için de planlar yapmaya başlamıştık. Bu seneki rotamızı Simi adası olarak belirledik. Ancak geçen senenin aksine Yeşil Marmaris feribotları bu sene Simi’ye direk sefer yapmayacaklarını açıklayınca önce bir moralimiz bozuldu. Leros’a mı gitsek diye düşündük ancak oraya da sadece haftada bir kez sefer yapıyorlar. Yani ya günübirlik gidip perişan olacaktık, ya da 7 gün kalmamız gerekecekti. En sonunda ilk kararımızdan dönmeyip, aktarmalı da olsa Simi’ye gitmeye karar verdik. Kayınvalidemler Mayıs ayında Bodrum’a gittiklerinde oradaki bir acentayla konuşup uygun feribot saatlerine baktılar ve sonra Yeşil Marmaris’ten Bodrum – Kos – Bodrum biletlerimizi aldılar. Ben de internetten Kos – Simi – Kos feribot biletlerini satın aldım. Benim minik İtalya tatilim sayesinde Schengen vizem vardı ancak Serkan ve Deniz için başvurmamız gerekti. Bayram tatili öncesi yoğunluğundan dolayı da normalde 5 gün olan işlem süresi 15 güne çıkmıştı. Ama yine de yeterli vaktimiz olduğu için problem yaşamadık ve vizelerimize kavuştuk.

2 Temmuz sabahı kayınvalidem ve kayınpederim, tepeleme doldurduğumuz arabalarıyla yola çıktılar. Yoldan kazanmak için bir gün önceden Çınarcık’a gidip orada kalmışlardı. Ama yine de bayram konvoyundan kurtulamadılar. Normalde molalarla 9-10 saat sürecek yol, tam 16 saatlerini aldı.

Bense aynı sabah, erkenden Bakırköy’e gidip ikili testi yaptırdım ve sonrasında apar topar adaya geri döndüm. Dinlenme fırsatım bile olmadan Deniz’i ve sırt çantamı alıp tekrar çıkmak zorunda kaldım. Aslında ilk baştaki planıma göre evde birkaç saatim olacaktı ancak Atatürk Havaalanı’ndaki patlamadan sonra ve de bayram yoğunluğu olduğu için işlemlerin uzun süreceği sebebiyle uçuşlardan 3 saat önce havaalanında olunması gerektiği açıklanınca ne yazık ki dinlenmeye vaktim kalmadı. Adadan motorla Bostancı’ya, Bostancı’dan da E-9 otobüsüyle Sabiha Gökçen’e gittik. Otobüs sahil yolundan gittiği için ve yol boyunca milyonlarca kaydıraklı park olduğu için Deniz’i oyalamak hiç zor olmadı. Kaydırakları saya saya gittik. Havaalanına vardığımızda valizimiz olmadığı için ve biniş kartlarımızı da ben önceden Iphone’a indirdiğim için hızlıca (10 dakika sürmedi) ikinci kontrolden de geçerek bekleme salonlarının olduğu alana geçtik. Asıl işkence de orada başladı. IMG_8239Herkes havaalanına uçaklarından çok çok önce geldiği için ve de bayramda havaalanı zaten ekstra yoğun olduğu için bırakın oturmayı adım atacak yer yoktu. Bir an gerisin geri çıkabilir miyim acaba diye düşünmedim değil. O kalabalığın içinde oturacak bir yer aradım ama yürümek bile işkence, iğne atsan yere düşmüyor. Bir yandan da Deniz yorulmuş, kucağıma çıkmak istiyor. Ben hamile, sırtımda kocaman bir sırt çantası. Baktım CIP Lounge diye bir yer var, oraya gittim. Kapıda parayı ödedim ve o sırada “içeride mama sandalyesi var değil mi?” diye sordum. Kadının “hanımefendi bırakın mama sandalyesini, oturacak yer yok” demesiyle başımdan aşağı kaynar sular döküldü. İçeri girip zar zor en kenar köşede bir sehpa buldum ve Deniz’i oturttum. Yanımdaki iki yolcuya çantama iki saniye bakmalarını rica ederek, Deniz kucağımda iki sandviç ve iki ayran almaya gittim ve geri döndüğümde artık o boş sehpayı da 3 kişilik bir aileyle paylaşıyorduk. O sırada cep telefonumdan uçuş bilgilerini kontrol etmeye çalıştım ve 1 saat rötar olduğunu görünce gözlerim doldu. Artık belim ağrımaya başlamıştı, Deniz uykusu geldiği ve yorulduğu için çok huysuzdu, ve önümüzde ayakta geçireceğimiz 3 saat vardı. Sırt çantasına sanki 10 saatlik Amerika uçuşuna gidiyormuş gibi çok oyuncak koyduğum için kendimi o an tebrik ettim. Yavaş yavaş oyuncakları çıkartarak Deniz’i oyalamaya çalıştım. Bir süre sonra lounge’daki kalabalığa dayanamadım ve uçağa bineceğimiz kapının oraya gittik. En dipteki kapı olduğu için nispeten geniş bir bekleme alanı vardı. Kapının hemen yanına yere çöktük ve resim defteriyle boyalarımızı çıkarttık. Resim yaparak bayağı bir süre oyalandıktan sonra yine dev sırt çantamı bir çifte emanet ederek Deniz’le birlikte tuvalete gidip döndük. Camlardan diğer uçakları seyrettik, etrafta biraz koşuşturduk ve sonunda uçağa biniş saati geldi. Hiç acele etmedim ve bütün kalabalık uçağa binene kadar bekledim, çünkü Deniz’i bir de artık uçağın içinde oyalayacak takatim kalmamıştı. Hem de uçağa bineceğimiz son dakikaya kadar koşturursa yorulup uyur diye düşündüm.

Check-in’imizi yaparken bir koridor bir de cam kenarı almıştım, belki bir umut kimse ortayı istemez ve iki kişi otururuz diye. Ama tabi 10 günlük bayram tatilinin ilk gününde uçak ağzına kadar dolu olduğu için ortayı yaşlıca bir doktor bey almış. Ona cam kenarını sunduktan sonra, Deniz onu rahatsız etmesin diye ben ortaya geçtim, Deniz de koridoru izlesin diye koridor tarafındaki koltuğa oturttum ve kemerini bağladım. IMG_8256En son bindiğimiz için kapılar hızlıca kapandı ve hostesler uçuş güvenliği konuşmasına başladı. Motorlar çalışınca Deniz kendiliğinden kafasını dizlerime koydu ve anında uyuya kaldı ! Ben de derin bir nefes alarak arkama yaslandım. Uçağa bindiğimizde ona ince bir hırka giydirmiştim ve yanımızda da bir ince bir kalın battaniye vardı ancak içerisi beklediğim kadar soğuk olmadığı için üstünü örtmeme gerek kalmadı, hırkası yeterli oldu. Uçak inip ışıklar açıldığında da kendiliğinden uyandı. Valizimiz olmadığı için havaalanından çıkmamız gerçekten çok ama çok hızlı oldu ve dedesinin arabasına binip hızlıca eve gittik. Babaannesinin yaptığı ve çok sevdiği şehriyeli domates çorbasını içtiğinde çoktan tekrar uykusu gelmişti. Odaya gidip yatağa koyar koymaz uyudu. Park yatağını henüz kurmadığımız için, ilk gece anne kız koyun koyuna uyuduk.

IMG_8263

Devamı için: http://www.minomu.com/2016/07/28/2-yasindaki-cocukla-yaz-tatili-bodrum-simi-2-bolum/

Kız Kıza Haftasonu Kaçamağı: Napoli – 2.Bölüm

Trenden indikten sonra bir 50 metre yürüyünce Pompei’nin girişine geldik. Kişi başı 11€ verdikten sonra içeri girdik ve kapıda fotoğrafını çektiğimiz haritanın da yardımıyla şehrin sokaklarında avare avare yürümeye başladık. Yaklaşık 2 saat hiç sıkılmadan dolaştık. O dönemdeki insanların lavlarla zamanda dondurulmuş olan evlerine, sokaklarına ve hamamlarına bakarken tüylerimiz diken diken oldu. Şehirden çıktığımızda kurt gibi acıkmıştık ve gerçekten de etraftaki cafe’lerin hepsi fazla turistikti. Bir süpermarketten içeceklerimizi aldıktan sonra önündeki masalara oturup ayaklarımızı da uzatarak sandviçlerimizi yedik. Hatıra eşyaları satan bir stanttan Pompei magnetlerimizi alıp, Pompei dönemindeki askerlerin savaş maskeleriyle fotoğrafımızı da çektirip hemen bir sonraki trenle şehre döndük. Piazza Garibaldi’ye geldiğimizde bu sefer otelimize doğru değil de, Corso Umberto I caddesi üzerinden sahil tarafında doğru yürümeye başladık. Pazar günü olmasına rağmen birçok mağazanın ve hatta süpermarketlerin açık olduğunu görünce de sevindik. Ufak tefek alışverişler yapa yapa güzel bir meydana kadar yürüdük ve orada oturup bir kahve molası verdik. Orada otururken, makarna kızartmasıyla meşhur olan ve çok gitmek istediğimiz bir lokanta olan Di Matteo‘nun Pazar günleri öğlen 3’e kadar servis verdiğini okuduk. Saatin de 2 olduğunu fark etmemizle hesabı ödeyip koşar adımlarla tekrar kendi mahallemize dönmemiz bir oldu. Apar topar boş bulduğumuz bir masaya oturduk ve hemen siparişlerimizi verdik. 2’şer makarna kızartması ve 1’er kızarmış pizza yedik. Yemek ve biralarımız bittiğinde hem mutluluktan hem de patlamak üzere olduğumuzdan yerimizden zor kalktık. Restoranın karşısındaki hediyelik eşyalar satan dükkanlardan biraz da Napoli ile ilgili hediyeler aldıktan sonra 50 metre ötedeki otelimize gidip bütün torbalarımızdan kurtulduk. Çok fazla vakit kaybetmeden tekrar kendimizi sokaklara attık ve 1180Toledo ve Quartieri Spagnoli diye geçen İspanyol mahallesine doğru yürümeye başladık. Via Toledo üzerindeki pazar günü cıvıltısını görünce gözlerimize inanamadık. Orada da bir kahve molası verdikten sonra rotamızı sahil tarafına çevirdik. Ancak hava kararmaya başladığı için ve o taraflar da çok tekin durmadığı için yolu çok uzatmadan tekrar şehrin içerisine döndük ve kürkçü dükkanımız olan Via dei Tribunali’ye geldik. Bu sefer bir değişiklik yapalım dedik ve pizza yerine lokal bir restoran olan Trattoria la Campagnola‘ya oturduk. O akşam yediğim kabak çiçeği kızartmasının tadını ömrüm boyunca unutabileceğimi sanmıyorum. Sabahın kör saatinden beri hiç durmadan yürüdüğümüz için çok yorulmuştuk o yüzden 2.şişe şarabımızı yanımıza alıp otele döndük ve o akşam odada takıldık.

Pazartesi sabahı uyandığımızda tatilin bitmiş olduğuna inanamıyorduk. Otelden check-out yaparak çıktık ve valizlerimizi lobiye bıraktık. Yine lokal bir barda kahve ve croissant’dan oluşan kahvaltımızı ettikten sonra metroya binerek tepedeki zengin Vomero mahallesine gittik. Bu mahalledeki mükemmel Napoli manzarasına hayran olduk. Çok güzel balkonlu ve iç avlulu evler gördük. Şansımıza ilk akşamki yağmur da gitmiş yerini güneş ve masmavi bir gökyüzüne bırakmıştı. Güneşin altında denize karşı bulduğumuz her bankta oturup bir mola verdik. Yürüye yürüye sokaklardan aşağı doğru giderken manzaraya karşı yaşlı bir amcanın işlettiği 1235yine lokal bir bar bulduk. Saatin sabah 11 olmasına aldırmayıp birer prosecco sipariş ettik. Sımsıcak güneşin altında masmavi denize karşı birkaç kez “birer tane daha” dedik. O mükemmel masadan kalktığımızda hızlı bir öğlen yemeği ve valizlerimizi almak için ancak vaktimiz kalmıştı. Koşa koşa trene bindik ve merkeze gidip kendimizi Gino Il Sorbillo’ya attık. Pazartesi öğlen olmasına rağmen yine sıra vardı ama nispeten daha hızlı bir şekilde – kapıda çalışan çocuğun bizi tanımasının da yardımıyla – bir masaya oturabildik. Prosecco’ya devam edip birer pizzayı hızlıca midemize indirdikten sonra hızlıca otele dönüp valizlerimizi aldık ve yürüyerek Piazza Garibaldi’ye döndük. Alibus gişesinden biletlerimizi 3’er euroya alıp otobüsümüze bindik.

Uçağımız İstanbul’un tepesindeki trafikten dolayı biraz rötarlı bir şekilde saat 9.30’da indi. Deniz beni çok özlediği için annemler uyutmayıp “anne gelecek” diyerek bekletmişler ve Flight Radar sitesinden de uçağı izletip nasıl yaklaştığımı göstermişler. Sadece kabin bagajıyla seyahat ettiğimiz için havaalanından hızlıca çıkabildik. Deniz’i 48 saatten fazladır emzirmediğim için belki de artık emmek istemez diye düşünüyordum ancak beni daha kapıda görür görmez 2. kelimesi “memmmeee” oldu. Mutluluktan üzerime tırmandığı zaman korkunç bir vicdan azabı ve suçluluk hissettim ama, yine olsa yine yaparım, çünkü kendimle iki güncük bile baş başa kalabilmem bana çok ama çok iyi geldi. Resmen kendime geldim. Çocuğu babaya (daha doğrusu çocuk ve babayı anneanneye) bırakıp ara sıra böyle kaçamaklar yapmak şartmış. Napoli’de de çok güzel yaşanırmış.1234

 

1.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/04/16/kiz-kiza-haftasonu-kacamagi-napoli/

Kız Kıza Haftasonu Kaçamağı: Napoli – 1.Bölüm

1141Türk Hava Yolları’nın promosyonları sağolsun, taa Ekim ayında Pınar’la birlikte Napoli bileti almıştık. O zamanlar Deniz’i iki gece rahatça bırakabileceğimi düşünmüştüm. Sonuçta artık 20 aylık olmuş olacaktı. Hala emziriyor olacağımı da düşünmüyordum. Ama uçak günü gelip çatınca ve hala da emziriyor olunca, o iki gecenin nasıl geçeceğini kara kara düşünür oldum.

Gidişi cumartesi öğlen saatine aldığımız için sabahtan Deniz’le bol bol vakit geçirebildim. Öğlene doğru anneannesine gidip biraz oturduktan sonra onu karşıma aldım ve “Deniz, ben iki günlüğüne İtalya’ya, arkadaşımla tatile gidiyorum. Sen anneannenlerde kal ve onları hiç üzme tamam mı ?” dedim. Deniz “Hayııı, anniii, hayııı” diyerek başladı ağlamaya. Onu arkamda öyle ağlayarak bırakıp çıkınca ben de eve ağlaya ağlaya gittim. Neyse ki Pınar programını düzgün yapamayıp 4 saat önceden havaalanına gelmiş. Böylece ben de evde çok oyalanmayıp hemen giyinip çıktım. Ben evden çıktıktan sonra dayısı uyanmış. Dayısını gören Deniz de zaten beni unutmuş ve gülücükler atmaya başlamış. Hem bu haberi aldığım için hem de havalanında dış hatlar gidişe ayak bastığım için  ruh halim 180 derece değişti. Türk Telekom’un lounge’unda oyalanıp kahvelerimizi içtikten sonra uçağın olduğu kapıya gittik.

Napoli havaalanına indiğimizde çoktan çakırkeyif olmuştuk. O kadar uzun zamandır kız arkadaşlarımla baş başa kalamıyorum ve kalsam da hep çocuktan bahsediyormuşum ki, çocuk dışı konuşacak şeyler dağ gibi birikmiş. 1082Konuştukta konu konuyu açtı, sürekli hosteslerden “affedersiniz bir şarap daha alabilir miyiz?” diye diye 2 saatlik uçuşta sarhoş olmayı da başardık. Napoli havaalanına indiğimizde hava hala aydınlıktı. Merkeze gitmek için havaalanının hemen önünden kalkan Alibus’lara bindik. Eğer biletleri alanın içinden alırsak 3€ tutacakmış ancak biz üşendik ve otobüsün içinden 4€’ya aldık. Yaklaşık 20-25 dakika sonra Stazione di Napoli Centrale’nin de bulunduğu Piazza Garibaldi’de indik. Meydandan Via dei Tribunali üzerindeki otelimize yürümemiz bir 15 dakika kadar sürdü. Booking’den otelimizi ayarlarken çok farkına varamamışız ama aslında Napoli’nin en merkezi sokağındaki bir oteli bulmuşuz. Fiyat olarak da çok uygundu o yüzden çok ama çok memnun kaldık.

İlk akşam çantalarımızı odaya attığımız gibi çıktık ve otele 5 dakikalık yürüme mesafesinde olan Gino Il Sorbillo isimli 1231meşhur pizzacıya gittik. Erken bir saatte gitmiş olmamıza rağmen kapısında korkunç bir kalabalıkla karşılaştık. İsmimizi sıraya yazdırdıktan sonra, restoranın yan kapı komşusu olan Enoteca’nın önüne geçtik. Enoteca italyancada şarap satan dükkan demek. Bu enoteca da akşam dükkanın önüne bir bar tezgahı kapatıp her çeşit şarabı sırada bekleyenlere ve sokakta yürüyenlere satıyordu. İki kadeh şaraba 4 euro verdik ve sokağı izleyerek beklemeye başladık. Italyan çalışanların ismimizi okuduğunda bizi çağırdıklarını anlayacağımızı düşünmediğimiz için de 15 dakikada bir gidip adamları darlayarak, sırada bize kaç kişi kaldığını öğrenmeye çalıştık. Bir buçuk saatlik bir bekleme süresinden sonra en sonunda lokantaya girebildik. Camın önündeki bar masası gibi olan yüksek sandalyeli bir masaya oturduk ve pizzalarımızı sipariş ettikten sonra camın önünden geçenleri izlemeye başladık. Çok düşük beklentilerle gittiğimiz Napoli’ye çoktan aşık olmuştuk.

Lokantadan çıktığımızda yağan sağanak yağmura aldırmadan Via dei Tribunali üzerinde yürümeye başladık. Sokakta tanıştığımız italyanlara bar önermelerini rica ettik ve hatta onlarla birlikte birkaç bar gezdik. Yağmura ve yorgunluğa çok fazla dayanamadan 1’e doğru otelimize döndük.

Pazar sabahı uyandığımızda, İtalya’da bir pazar günü her yerin kesinlikle kapalı olacağını düşünerek uyandığımız için beklentilerimiz yine 0’ın altındaydı. Hazırlanıp çıktıktan sonra otelin hemen karşı köşesindeki bara oturup birer espresso ve croissant’la hızlıca kahvaltımızı yaptık. Kahvaltıdan sonra güzel Napoli sokaklarında yürüye yürüye istasyona gittik ve Pompei için gidiş dönüş biletlerimizi aldık. Napoli’den Pompei’ye gitmenin en kolay yolu Napoli’nin bölgesel trenleri olan Circumvesuviana trenleri. Biletimizi aldıktan sonra biraz vaktimiz olduğunu fark ettik ve gardaki bir cafe’de birer cappuccino içtik. Bir önceki akşam tanıştığımız arkadaşlarımızın da önerisiyle oradan yanımıza birer tane de sandviç aldık. Dur kalk bütün köy ve kasabalara uğrayan trenle yarım saat içerisinde Pompei’ye varmıştık. Hemen bir sonraki durak olan Sorrento’da da aklımız kalmadı değil ama onu daha sonraki bir yaz tatiline saklamaya karar verdik.

Devamı için: http://www.minomu.com/2016/04/17/kiz-kiza-haftasonu-kacamagi-napoli-2-bolum/

Muhteşem 10. Yıl Haftasonu – Sebepsiz Yüksek Ateş

25 Ocak Serkan’la 10. yıldönümümüzdü. O yüzden aylar öncesinden 23-24 Ocak hafta sonu için The House Galatasaray‘a rezervasyon yaptırmıştık. Cumartesi sabahı erkenden çıkıp Çukurcuma’ya gidecektik. Güzel bir kahvaltı edip, sokaklarında dolaşıp biraz antikacıları gezdikten sonra otele giriş yapacaktık. Deniz’i de bu vesileyle ilk defa anneannesi ve dedesine bırakacaktık. Daha önce gece çıktığımız zaman geç döndüğümüz için bizi görmediği olmuştu ama ilk defa evinden başka bir yerde uyuyacaktı.

Cuma gecesi her şeyi hazırlayıp yattık. Gece 1’de Deniz beni yanağımı okşayarak uyandırdığında cayır cayır yandığını fark ettim. Hemen ateşini ölçtüm ve 39’u görünce ödüm koptu. Pijamalarını çıkarttım ve yalnızca fanilasıyla kaldı. IMG_3394Tuvalete götürüp lazımlığa oturttum, ben de yanına oturdum. El içleri ve ayaklarının altı da çok sıcaktı. Çıplak ayakla banyo fayansına basınca biraz ferahlamış oldu. Bu sırada kaka ve çişini de yaptı. Poposunu temizleyip odasına gittik. Birkaç oyuncak alıp koridora çıktık ve yerde oynamaya başladık. Bir süre sonra tekrar ateşini ölçtüm, hala hiçbir azalma olmadığını görünce bir ölçek ateş düşürücü verdim. Biraz mutfağıyla, biraz da legolarıyla oynadık. Saat de bu sırada 2 buçuk olmuştu. Onu uyutup ben biraz kitap okuyarak vakit geçirdim. Ateşinin düştüğünden emin olduktan sonra ben de yattım. Sabah 7’de yine beni uyandırdı. Baktığımda yine çok ateşi olduğunu gördüm. Hemen ölçtük: yine 39 ! Bu sefer hiç beklemeden bir ölçek ateş düşürücü verdim. Yatakta oyalanıp keyif yaptık ve meme emdi. Saat 8’de ateşinin sadece 38’e düştüğünü görünce kalkıp toparlandık ve hastaneye gittik. Normalde randevumuz yoktu ancak ara randevu istediğimizi söyleyip beklemeye başladık. Sabah çok erken gitmiş olduğumu için henüz yoğunlaşmamıştı. Bir an önce doktoru görebildik. Doktor Deniz’i iyice muayene etti ancak kesin bir şey bulamadı. Zaten Deniz’de ne bir öksürme ne bir tıksırma ne burun tıkanıklığı ne de keyif kaçıklığı olmadığı için Serkan da önemli bir şey yoktur diye düşünüyordu. Sadece ateş düşürücüye dirençli yüksek ateş vardı. Laboratuvara gidip grip için burun testi yaptırdık. Bir yaşındaki kan verme hatırasını hala hatırlayan Deniz daha laboratuvara girer girmez alt dudağını düşürdü. Neyse ki burun testi çok hızlı ve kolay olduğu için (kulak çubuğuna benzer ufak bir burnuna sokup çıkartıyorlar ve sümükten örnek alıyorlar) hızlıca çıktık. 20 dakika sonra test sonuçlanmıştı: Negatif. Doktor bunun üzerine diğer seçenekleri de elemek için kan ve idrar testi yaptırabileceğimizi söyledi ama biz kan testini hiç istemedik. Deniz’in kan vermesi onun için o kadar travmatik bir şey oluyor ki ateşten başka hiçbir belirti yokken onu o kadar üzmek istemedik. Doktor da “o halde iki gün izleyelim, eğer devam ederse Pazartesi tekrar bakalım” dedi. Ne olur ne olmaz diye evdekinden daha kuvvetli bir ateş düşürücü de yazdı. İlacı alıp annemlere gittik. Ben otele gitmeyelim bari dedim ama rezervasyonu iptal etmek için çok geçti ve dolayısıyla parayı kredi kartından çekeceklerdi. Annem içlerine sinmeyen bir durum olursa hemen arayacaklarına söz verdi ve bizi gönderdi. Biz tabi hayal ettiğimizin çok uzağında bir haftasonu geçirmiş olduk. Aklımız hep Deniz’de, gözlerimiz telefonlarımızdaydı. Sürekli annemlerden haber bekliyorduk. Deniz’in ateşi hep ilaçla düşüyor, ilacın etkisi geçince tekrar yükseliyordu.

IMG_3413Yine de otele gitmek havamızı değiştirmiş oldu. Odaya ikram olarak bırakılmış olan şampanyayı içip bir de çift masajı yaptırdıktan sonra bir önceki gecenin de yorgunluğuyla akşam yemeğine kadar uyuduk. Akşam yemeği için Cihangir’deki Aliye Meyhane‘ye gittik. Mükemmel lezzetli bir akşam yemeği yedik. Kar da yağdığı için çok güzel bir manzaramız vardı. Deniz’in gece uyumadan önce ateşinin yine 39’a çıktığını öğrenince biraz moralimiz bozuldu ama hem anneanne ve dedesiyle olduğunu bildiğimiz için hem de artık rakı etkisini iyice gösterdiği için çok kafamıza takmadık.

Ertesi gün kahvaltıdan sonra geç check-out yapmak için otelle önceden konuşmuştuk. Otelden çıktıktan sonra da Çiçek Pasajı’ndan turşu, Vefa’dan boza alışverişi gibi planlarımız vardı ama Deniz’in gece hiç uyumadığını ve ateşinin de ilacın etkisi geçer geçmez tekrar 39’a çıktığını öğrenince içimize sinmedi. Hızlıca kahvaltımızı edip (otelin kahvaltısı çooook güzeldi), bir taksiye atladığımız gibi – Vefa Bozacısı‘na uğrayıp bozamızı alarak – erkenden eve döndük.

Deniz bizi görünce mutluluktan havalara uçtu. Biz gittiğimizde ateşi 37.5’a düşmüştü. Annemler sabah ilaç da vermemişler. Öğlen yemeğinden sonra ben yine bir ölçek ateş düşürücü verdim ve Deniz saat 2’de uyudu. Saat 6’ya kadar mışıl mışıl uyuyunca içimiz ferahladı. Ben de küçükken hastalandığımda eğer uzun uyursam annem iyileştiğim için rahatlarmış. Deniz de iyice dinlenmiş uyandı. Sonrasında pek iştahı yoktu, akşam yemeğini çok severek yemedi ve akşam dokuzda tekrar uyumuştu. Akşam yatmadan önce ateşi yine 37.5’tu ama artık ilaç vermedik. Sabah kalktığında da bir şeyi kalmamıştı. 2 yaşında gelmesi gereken büyük azı dişleri erken mi gelmeye kalktı, yoksa üşütmüş müydü hala bilmiyoruz ama ateşi düşüp hayat normale döndüğü için hepimiz çok rahatladık. IMG_3444IMG_3447

15 Aylık Bebekle New York City Tatili – 4. Bölüm

27.09.15 Amerika 160

Perşembe sabahı kalktığımızda yine sadece Deniz’e kahvaltı ettirdik ve biz karnımız aç yollara düştük. Kahvaltı için Ace Hotel‘in altındaki The Breslin‘e gittik. Bize parmaklarımızı yedirten ancak tıka basa doyurmayan bir kahvaltı ettikten sonra hiç vakit kaybetmeden çıkıp Chinatown’a gittik. Gitmemizle nefret ettiğimizi anlamamız arasında geçen süre: 1 saniye. Yine de onca sevenin bir bildiği vardır diye öğle yemeği saatine kadar sokaklarında dolaştık. Hatta anahtarlık, vb. birçok hediyelik eşyayı da oradan ucuza almış olduk. Kahvaltıdaki küçük porsiyonlar sayesinde acıkmamız da çok gecikmedi ve Thanh Hoai adındaki bir Vietnam lokantasına girdik. Orada gerçekten çok lezzetli yemekler yedik. Deniz’e de erişte çorbası yedirdik. Ellerini daldıra daldıra yedi. Yemekten sonra Columbus Park’a gidip hayatımızın şokunu yaşadık. Yaşlı çekik nüfus adeta kendi ülkelerinde, kendi mahallelerindeymiş gibi müzik yapıyorlar, kart oynuyorlar ve banklarda oturuyorlar. Ağzımız açık bir şekilde biraz inceledikten sonra koşarak uzaklaştık ve kendimizi Soho’ya attık. Mercer Street üzerindeki Georgetown Cupcake‘ten birer cupcake aldık ve ba-yıl-dık. Gerçekten yediğim en lezzetli cupcake’leri orada yemiş olabilirim. Sokaklarda avare avare dolaşarak Washington Square Park’a kadar yürüdük. Daha parkın girişinde müzik yapan bir adamı dinlerken Deniz uyuya kaldı. Üniversitelerin tam açılma dönemi olduğu için ve de Washington Square Park New York State University’nin dibinde olduğu için parkta inanılmaz bir genç popülasyonu vardı. Bu yüzden de etraf cıvıl cıvıldı. 27.09.15 Amerika 479Parktan çıktıktan sonra yine sokaklarda dolaşa dolaşa Christoper Street’e kadar yürüdük ve oradan PATH’e binerek Hoboken’a geri döndük. Evde biraz dinlenip Merve’yi bekledik. Merve geldikten sonra Deniz’in yemeğini de yanımıza alarak, Church Square Park’ın yanındaki Onieals Hoboken isimli restorana gittik. Deniz’in yemeğini ısıtmalarını istediğimizde ilk etapta bir mavi ekran vermiş olsalar da sonrasında sağ olsunlar yardımcı oldular. Orada da çok keyifli bir akşam geçirmiş olduk. Deniz doyduktan sonra mama sandalyesinde sıkılınca onu sırayla parka götürdük ki masada kalanlar biralarını bitirebilsin. Sonra da yürüye yürüye eve döndük.

Cuma sabahı kalktığımızda artık son günümüz olduğunun bilincinde ve bu yüzden de biraz hüzünlüydük. Hızlıca kahvaltımızı edip toparlanıp kendimizi PATH’e attık. Her zaman gittiğimiz Christopher Street yerine bu sefer World Trade Center istikametine bindik ve tek durakta eskiden ikiz kulelerin yükseldiği alana gelmiş olduk. Eskiden kulelerin bulunduğu yerlere yapılmış olan sonsuzluk havuzlarının oraya geldiğimizde etrafta onca turist görmek bana biraz rahatsızlık verdi. 3000’e yakın kişinin öldüğü bir yerin bu kadar turistikleşmiş olması çok garip değil mi? Havuzların ordan ayrılıp Broadway’e doğru yürüdük. Wall Street’i de arşınladıktan sonra meşhur boğa heykeline gittik. Zengin olma hayalleriyle boğa ile birlikte fotoğraf çektirdik ve oradan South Ferry Station’a indik. Staten Island’a giden ilk vapura kendimizi atıp, Özgürlük Heykeli’ni görecek şekilde dışarı oturduk. Staten Island’a giden vapurlar yarım saatte bir kalkıyor ve aşağı yukarı 25 dakika sürüyor. Bizim Özgürlük Heykeli’ne tırmanmak için özel bir isteğimiz olmadığı için bu tercihimizden çok memnun kaldık. Toplamda yaklaşık 1 saat süren bir vapur gezintisiyle Staten Island’a gidip dönmüş, Özgürlük Heykeli’ni ve Manhattan’ı uzaktan görmüş olduk. Ama heykele özellikle gidip görmek isteniyorsa Liberty Island’a giden vapurlara binmek gerekiyor. Vapurdan Financial District’te indikten sonra metroya binerek kendimizi Little Italy’e attık ve oraya da bayıldık. 27.09.15 Amerika 576Hava da şansımıza yine güneşli olduğu için sokaklarında ileri geri yürüyerek keyif yaptık.
Öğlen yemeği için NYC’nin en eski pizzacısı olan Lombardi’s Pizza‘yı tercih ettik. Mama sandalyesi yoktu o yüzden Deniz benim kucağımda yemek yedi. Bu açıdan biraz rahatsızdı. Bir pizzayı üçümüz paylaştık. Gerçekten de çok lezzetliydi. Birer kadeh de şarap keyfi yaptıktan sonra Nolita (North of Little Italy) sokaklarında dolanmaya devam ettik. Deniz’i öğle uykusuna yatırdığımızda saat 14.30 olmuştu. Koşa koşa kendimizi Soho’daki Apple Store’a attık. Iphone 6S’in çıktığı ilk gün bizim son günümüze denk gelmişti. Saat de neredeyse üç olmuş olmasına rağmen yine de inanılmaz bir kuyruk vardı. Sıraya girdik ve beklemeye başladık. Yaklaşık 45 dakika içerisinde sıra bize gelmişti ancak benim almak istediğim pembe telefonlar da tükenmişti. Hızlıca bir siyah Serkan’a bir de beyaz bana aldıktan sonra tekrar kendimizi sokağa attık. Soho’da biraz alışveriş yapıp, yürüye yürüye Christoper Street’teki PATH istasyonuna yürüdük. Son defa PATH’e binerek Merve’nin evine döndük. Tatil boyunca aldıklarımızı yerleştirmeye kalktığımda tabii ki sığdıramadım. O yüzden bütün valizleri en baştan boşalttık ve Serkan tekrar yerleştirmek zorunda kaldı. Merve son gecemiz olduğu için bize güzel bir peynir tabağı hazırladı. Peynir ve meyve yiyip şaraplarımızı yudumlayarak bir yandan valiz toplayıp bir yandan sohbet ettik.

Cumartesi sabahı erkenden kalkıp son defa kahvaltı soframızı kurduk. Güzelce bir kahvaltı ettikten sonra Merve taksi çağırdı ve yavaş yavaş aşağı indik. New Jersey’li zenci bir kadın şöför geldi. Çenesi o kadar düşüktü ki onu ve ailesiyle ilgili anlattığı hikayeleri dinlemekten Serkan’la tek kelime edemedik. Havaalanında işlemleri hızlıca hallederek gümrüğü geçtik. Gümrüğü geçtikten sonra da Deniz’i yere bıraktık ki bol bol koşup yorulsun. Artık Amerika saatine alıştığı için gündüz uçuşundan çok korkuyordum. Korktuğum gibi de oldu zaten. Uçuşun neredeyse tamamında uyanık kaldı. Ama hala meme emdiği için çok yorulmadık. Vaktini daha çok meme emerek geçirdi. O da herhalde normalde artık sadece akşamları verdiğim için gündüz karşısına çıkan bu fırsatı kaçırmamaya karar verdi ki gıkını çıkarmadı. Öğle yemeği olarak dağıttıkları tepsideki makarnadan da bol bol yedi. Tavuk sert geldiği için yiyemedi. Dönüş uçağında bebek pusetinin takılabileceği ve önü nispeten daha ferah olan koltuklarda oturmayı başardığımız için daha rahat ettik.

İstanbul’a indiğimizde New York’ta akşam, İstanbul’da ise sabah olmuştu. Bir taksiyle kendimizi eve attık. Saat 6 gibi de üçümüz de yatakta uykudan bayıldık. Saat 12’ye alarmımı kurmuştum ki uyanıp Türkiye saatinde yaşamaya başlayalım. Ben uyandım ama Serkan ve Deniz’i uyandırabilmem bir saat sürdü. Sonraki günlerde biz çalıştığımız için saatlere hızlıca adapte olacaktık aslında ama Deniz ilk hafta sürekli geceleri 1’de veya 2’de uyanıp 4’e 5’e kadar oturmak istedi ve biz de sabah 6’da kalkmak zorunda olduğumuz için açıkçası biraz zorlandık ama hadi kalk yine git deseler bir dakika bile düşünmeden koşa koşa giderim. Zaten 10 senelik vizemizi kaptığımız için ara ara Türk Hava Yolları’nın yapacağı promosyonları takip etmeye devam ediyorum. Her an yeni bir Amerika seyahati planlayabilirim !

1.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/01/10/15-aylik-bebekle-new-york-city-tatili-1-bolum/

2.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/01/12/15-aylik-bebekle-new-york-city-tatili-2-bolum/

3.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/01/17/15-aylik-bebekle-new-york-city-tatili-3-bolum/

15 Aylık Bebekle New York City Tatili – 3. Bölüm

27.09.15 Amerika 160

Pazartesi sabahı artık saatlere ve yeni eve biraz daha alışmış olarak Deniz yedi buçuğa kadar uyudu. Uyanır uyanmaz hızlıca kahvaltı ettik ve internetten bulduğumuz Merve’nin evine de iki sokak ötede olan araba kiralama şirketine gittik. Deniz için oto koltuğu da talep ettik ancak oto koltuğu sadece bir adet varmış o da Jersey City’deki ofislerindeymiş. 27.09.15 Amerika 272O yüzden arabamızı aldıktan sonra önce Jersey City’ye gitmek durumunda kaldık. Oradaki ofisten oto koltuğumuzu da aldıktan sonra alışveriş cenneti olarak geçen Woodbury’e doğru yola koyulduk. Woodbury Common Premium Outlets, New York City’ye bir buçuk saat uzaklıktaki outlet alışveriş merkezi. Biz Jersey City üzerinden gittiğimiz için gidişimiz iki saate yakın sürdü. Dönüşte de iş çıkış trafiğine kaldığımız için trafikte kaldık ve yine uzun sürdü; ama kesinlikle gittiğimize değdi.  Deniz’le olduğumuz için tüm dükkanları gezemedik ama ben hazırlıklı olmak istediğim için önceden internet sitelerindeki haritayı ve markaların listesini print edip yanıma almıştım. Arabayla geze geze giderken de mutlaka uğramak istediğimiz markaları harita üzerinde işaretleyip kendimize bir rota çıkartmış olduk. O rotayı bitirdiğimizde zaten akşam olmuştu. En uzun vakti Carter’s’ın mağazasında geçirdik. Hatta Serkan’la Deniz uzunca bir süre sokaklarda koşturup oynadılar ki ben rahat rahat dolaşabileyim. Deniz’in kış için kalın mont takımını (kayak pantalonu gibi kalın pantalonu olan ikili mont takımlarından), kışlık pijamalarını ve daha bir çok şeyi oradan çok ucuza almış olduk. Ayrıca Carter’s’da kasa için sıraya girdiğimde Serkan’la Deniz de içeri gelmişlerdi ve o sırada kasanın önünde pusetteki bebeklerin oyalanması için yaptıkları oyuncağı gördük. Tek kelimeyle ba-yıl-dım! Biz ödemeyi yaparken Deniz’in gıkı bile çıkmadı.
27.09.15 Amerika 277

Woodbury’den döndükten sonra zaten saat çok geç olmuştu. Önce eve gittik, Serkan poşetleri ve bizi eve çıkardıktan sonra gidip arabayı teslim etti ve eve öyle döndü. Merve’ye bütün aldıklarımızı gösterdikten sonra iç içe koyup boş getirdiğimiz valizlerden birine aldıklarımızı yerleştirmeye başladık. Yaptığımız en akıllıca şey çok az eşya ve boş valizlerle gitmiş olmamız. Dönerken her tarafımızdan bir şey sarkıyordu. O kadar çok ıvır zıvır almışım ki bomboş valizlere zor sığdık.

Bir sonraki gün uyandığımızda artık Manhattan’ı keşfetmeye hazırdık. Sabah PATH ile Manhattan’a geçtikten sonra ilk işimiz Times Square’e gitmek oldu. Times Square’de bulunan Toys’r’us mağazasını çok merak ediyorduk. Mağazadan içeri girince ağzımız açık kaldı. Dükkanın ortasında 5 katlı mağazanın tamamını kaplayan bir dönme dolap var. Deniz yaşından dolayı anlamayacağı için biz ne yazık ki binemedik ama binen çocukların yüzünde güller açıyordu. Oradan da bir dolu oyuncak aldık. Keşke orayı sabah ilk durak yerine akşam son durak yapsaydık da bütün gün Serkan elinde torbalarla perişan olmasaydı. Oradan çıktığımızda öğlen olmuştu. Yine Times Square’de bulunan Red Lobster‘a gittik. Deniz’in bayıla bayıla yemek yediği tek yer de burası oldu. Onun için fırında patates sipariş etmiştik ancak o karidesli pilava tam anlamıyla bayıldı. 27.09.15 Amerika 304Hepimizi çooook mutlu eden güzel bir yemekten sonra yürüye yürüye kendimizi Bryant Park‘a attık.
Bryant Park’ta çocuklar için ayrılmış olan oturma bölümüne bayıldık. Çocukların okuması için bir de ayaklı kitaplık koyup bir sürü kitapla doldurmuşlar. O sırada hava birden soğumuş olmasına rağmen tedarikli olduğumuz için Deniz’e montunu giydirdik ve o da sıkılmadan güzel güzel oynadı. Hatta uzaktan ı-ıh diye gösterdiği için babasıyla atlı karıncaya da bindiler ama ne yazık ki keyif alan yine Serkan oldu. 

27.09.15 Amerika 309

Byrant Park’ta koşturmaktan iyice yorulan Deniz’i pusette uyuttuktan sonra yürüye yürüye Rockerfeller Center‘a gittik. Yol üzerinde minik bir Magnolia Bakery molası verdik ama cupcake’lerini çok beğenmedik. Rockerfeller Center’ın önündeki meydanda Serkanla Deniz’i başbaşa bırakıp Lego Center‘a girdim. Kendimi kaybetmemeye çalışarak başlangıç setlerinin olduğu rafa yöneldim ve hızlıca +18m olan My First Playhouse başlangıç setini aldım. Hatta bunu daha yeni yılbaşı hediyesi olarak verdik ve Deniz bayıldı. Kendi kendine uzun süre (yani yarım saat) oynadığı ilk oyuncağı bu oldu. O da benim gibi bir lego-sever olursa mutluluktan havalara uçacağım. Hem Deniz’i uyandırmak istemediğimiz hem de çok yorgun olduğumuz için Top of the Rock‘a çıkmadık. Hem de New York’a geri gelmek için bir sebebimiz olur diye düşündük.

Oradan da ayrıldıktan sonra 23rd Street’teki PATH station’a kadar yürüdük. Deniz hala uyuduğu için hem Serkan’la bol bol konuşmuş olduk hem de New York’u sakin bir şekilde yürüye yürüye keşfetme imkanını yaşamış olduk. PATH’ten Hoboken’da indiğimizde de mükemmel bir Farmer’s Market’a denk geldik. Evi tıka basa dolduracak kadar sebze ve meyve aldık ve hemen eve gidip yemek yapmaya koyulduk. Akşamımız yine yemek, küvette banyo keyfi ve uykuyla geçti.

Çarşamba sabahı sadece Deniz’e kahvaltı ettirip, biz bir şey yemeden evden fırladık ve Upper West Side’a gittik. İlk durağımız kahvaltı için Jacob’s Pickles oldu. Çok güzel bir kahvaltı ettikten sonra büyük umutlarla Children’s Museum of Manhattan‘a gittik ancak ne yazık ki kış hazırlıkları yaptıkları için kapalıydı. Biraz sokaklarda dolandıktan sonra metroya binip Greenwich Village mahallesine indik. Sex and the City’deki Carry Bradshaw’un evinin önünden de geçmek suretiyle Meatpacking‘e doğru yürüdük. Meatpacking District’te Bubby’s Highline‘da mola vermeye karar verdik. Daha restorandan içeri girer girmez çocuklu olduğumuz için birkaç bulmaca/boyama kağıdı ve bir paket boya kalemi verdiler. Böylece Deniz de yemekler gelene kadar oyalanmış oldu. Biz kocaman birer hamburger yerken ona da Mac N’ Cheese istedik. Bayılmasa da karnını doyuracak kadar yedi. Bizim patates kızartmalarımızdan da birkaç tane kemirdi.

Yemekten sonra hemen son zamanlarda çok meşhur olan The High Line‘a çıktık. 27.09.15 Amerika 626High Line eski ve artık kullanılmayan bir demiryolu hattının yeniden tasarlanıp, bolca yeşillendirilerek dönüştürüldüğü parkın adı. Açıkçası New York’taki onca güzelim parktan sonra biz o kadar bayılmadık ama yine de vakit varsa görmeye değer. High Line’a çıktığımızda hava çok sıcaktı. Oturma alanlarının birinde de yerden su vermişler. Deniz bu suyu fark edince mutluluktan kendinden geçti. Hava da çok sıcak olduğu için ayakkabılarını, taytını çıkartıp sadece elbisesiyle bıraktım. Yarım saate yakın kendi kendine suyla o kadar güzel oynadı ki, gelip geçen turistlerden videosunu çekenler dahi oldu. Sonunda tabii sırılsıklam olmuştu. Yakınlarda bebek değiştirme bölümü olan bir tuvalet de bulamadığımız için oradaki banklarda altını ve kıyafetini değiştirip yolumuza öyle devam ettik.

27.09.15 Amerika 439

High Line’dan indikten sonra kendimizi Chelsea Waterside Park’a attık. Anladık ki biz park deyince çayır çimen ve yeşillik seviyoruz. O parkta Deniz’i uyuttuktan sonra Hudson River Greenway’de biraz yürüyerek Frying Pan‘e ulaştık. Ben bir kadeh şarap istedim, Serkan da bir viski istedi. Tam gün batımında karı koca güzel bir keyif yapmış olduk. Oradan çıktıktan sonra PATH ile Hoboken’a döndük. Deniz hala uyuduğu için Hoboken’ı yürüyerek gezelim dedik. Washington Street üzerinde gördüğümüz Aspen Gourmet Market‘a bayıldık. Merve ıspanak yemeğini özlediği için ona kıymalı ıspanak pişirecektik. Ispanakları ve kıymayı oradan aldık. Kıymayı çektirmeye çalışıp sadece önceden çekilmiş kıyma sattıklarını öğrendiğimiz esnada etrafta birçok Türkçe konuşan Türk çalışan olduğunu fark ettik. Onlarla da biraz sohbet edip marketten çıktık. O civardaki bir Dunkin’ Donuts’dan birer kahveyle birer donut aldık ve yavaş yavaş eve doğru yürüdük.

1.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/01/10/15-aylik-bebekle-new-york-city-tatili-1-bolum/

2.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/01/12/15-aylik-bebekle-new-york-city-tatili-2-bolum/

4.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/01/26/15-aylik-bebekle-new-york-city-tatili-4-bolum/

15 Aylık Bebekle New York City Tatili – 2. Bölüm

27.09.15 Amerika 160

Gece yattığımızda Türkiye’de saat sabah 10 olduğu için ben Deniz en fazla 1-2 saat uyur diye düşündüm ama o beni şaşırtarak sabah 6’ya kadar uyudu. Uyanınca hemen yataktan kalkmadık. Çok ses çıkarmamaya çalışarak yatak keyfi yaptık. 7 gibi Serkan da uyanınca hep birlikte kalkıp hem etrafı toplamaya hem de kahvaltı hazırlamaya başladık. Merve’nin evi 1+1 olduğu için biz tatil boyunca salondaki açılır kapanır koltukta yattık. O yüzden her sabah kalktığımızda kahvaltı edebilmek için önce yatağı topluyorduk. Kahvaltıyı bitirip, giyinip hazırlanıp kendimizi dışarı attığımızda Deniz’in çoktan tekrar uykusu gelmişti bile. Merve’nin evine 5 dakika uzaklıkta olan Hoboken-PATH istasyonuna geldiğimizde, çoktan uyuyakalmıştı. PATH (Port Authority Trans-Hudson), Newark, Harrison, Hoboken ve Jersey City şehirlerini New York City’e bağlayan tren ağına verilen isim. Hoboken, New York City’den önceki son durak olduğu için hızlıca Manhattan’a ulaşabildik.
İlk günümüzde Deniz’in uzun yol yorgunluğu ve jet lag’inden korktuğumuz için sakin bir tam gün Central Park turu planlamıştık. Şansımıza hava da gün boyunca mükemmeldi. PATH ile Manhattan’a geçtikten sonra, metroya binip 59 St-Columbus Circle’da indik. Hemen Central Park’ın içine dalıp yürümeye başladık. Victorian Gardens Amusement Park‘ın daha birkaç gün önce bir sonraki yaza kadar kapandığını öğrenince çok üzülsek de moralimizi bozmayıp Central Park Zoo‘ya doğru ilerlemeye devam ettik. 27.09.15 Amerika 056Central Park Zoo nispeten minik bir hayvanat bahçesi olduğu için Deniz’in keyif alacağını düşündük. Genel olarak çok anlamamış olsa da, rengarenk kuşları görünce heyecanlanıp dikkatle izledi. Hayvanat bahçesinde yaklaşık bir buçuk saat geçirdikten sonra tekrar parkın dışına Avenue of the Americas’a çıkacak şekilde yürüdük. Avenue of the Americas üzerindeki Angela’s Sandvich Shop‘a gittik ve hepimize birer bagel, Deniz’e de bir greek salata aldıktan sonra, Pedicab‘lerden biriyle bizi parkın içerisinden dolaştırarak Sheep Meadow‘a götürmesi için anlaştık. Sheep Meadow’u daha uzaktan görür görmez Deniz’in bayılacağını anladım. Henüz yeni yürümeye başladığı için ayakkabılarını çıkartıp onu özgür bıraktığımız zaman çok şaşırdı ve gerçekten çok mutlu oldu. Çok yorgun olmasına rağmen, o kadar mutluydu ki akşamüstü uykusuna çok zor geçebildi. Günümüzün geri kalanını orada geçirdik. Yemek yedik, Deniz’le çimlerde koşturduk. Hemen arkamızda kızlarının 2 yaş doğumgününü kutlayan bir çiftle tanıştık; kadın Türk’müş, kızlarının ismi de Selin. Partiye gelenler arasında başka Türkler de vardı. Deniz o çocukların oyuncaklarına sulandı, onları ağzı açık izledi. Serkan’la Merve bir ara gidip Starbucks’tan kahveler aldılar. Benim Barselona’daki sınıf arkadaşlarımdan biri şimdi New York’ta yaşıyor. O da yanımıza geldi. Hiç sıkılmadan ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadan akşamı ettik. Güneş kocaman binaların arkasına saklanınca hava da biraz serinledi. Biz de yavaş yavaş toparlanıp çıktık. Köşe başlarında duran Hot Dog standlarından birer hot dog aldık. Deniz de eliyle işaret edip ıh-ıh diye isteyince sosisten ona bile verdim. Normalde yediklerine ve içtiklerine çok dikkat ediyoruz. Şeker ve tuz hiç vermiyoruz. Ama artık tatilde de o kadar kuralcı olmak sıkıcı olacağından çok umursamamaya karar vermiştik.

27.09.15 Amerika 088

Metroya binmeden önce Columbus Circle’daki Tim Warner Center’ın içerisindeki Whole Foods Market‘e girdik. Gitmeden önce yaptığım listede zaten Whole Foods ziyareti vardı. O yüzden ben daha kapısından girince çok çok mutlu oldum. Dünyanın tüm meyveleri vardı sanırım meyve reyonunda. Deniz de çok sıkılmadan bütün marketi hızlıca dolaşmaya çalıştık. Merveyle Serkan sağ olsunlar Deniz’i oyaladılar, ben de bu sırada alışveriş sepetini hızlıca doldurdum. İlk günün tecrübesiyle, sokağa güvenirsek Deniz’in aç kalacağını anladığımdan onun için de kıyma, sebze ve meyve alışverişi yaptım. O günden sonra da hep evde Deniz’e yemek pişirdim ve yanımıza aldık. Genel olarak tatil boyunca gittiğimiz restaurantlarda hiç Deniz’e uygun bir yemek bulamadık. O yüzden hep akşamları yaptığım yemekten yanımda taşıdım. Hatta yemeğini ısıtacak yer bile bulamadığımız oldu. O yüzden yemek açısından zorlandığımızı söyleyebilirim. Avrupa bu yönden çok daha kolay. Eğer İtalya’ya gitmiş olsaydık bırakın aç kalmayı, kilo bile alabilirdi.

Whole Foods’dan çıktıktan sonra metroyla yine PATH’e bağlanıp hızlıca Hoboken’a geri döndük. Evde ben Deniz’e yemek pişirirken Serkan Deniz’le oyun oynadı. Merve de çok sevdiği bir Meksika lokantasına gidip bize süper bir Meksika yemeği aldı. Yemeği yedikten sonra Deniz’e Merve’nin küvetinde süper bir banyo keyfi yaptırdık. Küveti o kadar sevdi ki tatil boyunca küvete girmeye çalışmasın diye banyonun kapısını hep kapalı tutmak zorunda kaldık. Banyodan çıktıktan sonra onca heyecana, yeniliğe ve yorgunluğa daha fazla dayanamayıp bayıldı. Biz de bir önceki geceden uykusuz olduğumuz için çok geçe kalmadan yattık. 

Pazar sabahı Deniz yine 6’da uyandı. Çok yorgun olmasına rağmen henüz Amerika saat dilimine alışmamış olduğu için bünyesi onu erkenden uyandırmış oldu. Merve’yi uyandırmamak için biz yine yatak keyfini biraz uzun tuttuk ve yedi buçuk gibi kalkıp kahvaltıyı hazırlamaya başladık. Kahvaltımızı ettikten sonra yine PATH ile Manhattan’a geçip, hemen metroya geçiş yaptık. Coney Island’a gitmek için metroda D hattına binip rahat bir yerlere oturduk. Yolumuzun çok uzun olacağını tahmin ediyorduk ama 1 saatten fazla süreceğini açıkçası ben beklemiyordum. Bu arada havanın da açık olmasını beklerken bulutlu bir güne uyandığımız için moralim çok bozuktu çünkü o güne kadar hep Deniz’le birlikte okyanusta yüzme hayalleri kurmuştum.

Coney Island’da metrodan sadece biz indik. Bomboş ve terk edilmiş bir kasabaya gelmiş gibiydik. Moralleri bozmadan Coney Island Boardwalk’a gittik ve hemen Deniz’in ayakkabılarını çıkartıp yürüyüşe başladık. 27.09.15 Amerika 119Deniz yol boyunca uyuduğu için keyfi yerindeydi. Yürümeye başlayalı 5-10 dakika olmuştu ki tüm bulutlar çekildi ve yerini masmavi bir gökyüzü ve kocaman bir güneşe bıraktı. O an ne kadar mutlu oldum anlatamam. Hemen kendimizi kumlara atıp okyanusun kenarına kadar gittik ve mayolarımızı giydik. Okyanusun görüntüsü çok bulanık ve koyu renkli olduğu için benim hevesim hızlıca kaçtı ama mayosunu giymiş Deniz’i tutmak artık imkansızdı. O yüzden Serkan da onunla birlikte suya girmek durumunda kaldı. O sırada yavaş yavaş da etraf kalabalıklaşmaya başlamıştı. Meğer biz çok erken gittiğimiz için etraf bomboşmuş. Biraz yüzdükten sonra tekrar üstümüzü değiştirdik ve bu sefer Lunapark’a gittik. Kapıda konuştuğum görevli Deniz’in yaşına uygun 4 tane atraksiyon aleti olduğunu söyledi. Biz de 4 aletlik bir bilet aldık. Fakat lunapark’ın içine girince aslında bunlardan sadece 2 tanesinin ona uygun olduğunu gördük. Bir tane küçük trene onunla birlikte bindim. Trenin attığı 4 turun sonuncusunda ancak ne olduğunu anlayıp babasına el sallamayı başardı. Bir de dönen çay fincanlarına babasıyla birlikte bindiler. Onda da pek bir şey anlamadan etrafına bakıp durdu. Yani çok heves ettiğimiz için bindirmiş olduk ama aslında Deniz hiçbir şey anlamadı. Ondan daha çok biz eğlendik. Lunapark’tan çıktıktan sonra New York’un en eski Hot Dog’çısı olan Nathan’s Famous‘a gittik. Hot doglarımızı da yedikten sonra tekrar metroya binerek bu sefer Brooklyn’e doğru yola çıktık. York Station’da metroda inip, Brooklyn Heights’ta dolaşa dolaşa Brooklyn Bridge Park’a gittik. Parka girer girmez yine Deniz’i ayakkabılarını çıkartıp çimenlere saldık. Mutluluktan kahkahalar ata ata bir sağa koştu bir sola. Sonunda yorgunluktan perişan olup memede uyuya kaldı. O uyuyunca hemen pusete koyup biz de yola koyulduk. Tam gün batımında Brooklyn Bridge’den yürüyerek geçebildik. Çok keyifliydi. Manhattan tarafına ulaşınca hemen tekrar metroya binip bu sefer Union Square’e gittik. Union Square’den 23rd Street’e yürüdük ve PATH’e binerek kendimizi eve attık. İlk iki günümüzde bol parklı bahçeli ve rahat iki gün geçirmiş olduk. Merve de hafta içi çalıştığı için onunla geçireceğimiz iki tam günü dolu dolu geçirebildik. Bol bol sohbet ettik, hasret giderdik. Vücutlarımız da artık Amerika saat dilimine alıştığı için daha rahattık. Yine Deniz’e bol köpüklü uzun bir banyo keyfi yaptırdıktan sonra onu uyuttuk. Biz de çaylarımızla Merve’nin arka balkonunda biraz keyif yaptıktan sonra yattık.

1.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/01/10/15-aylik-bebekle-new-york-city-tatili-1-bolum/

3.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/01/17/15-aylik-bebekle-new-york-city-tatili-3-bolum/

4.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/01/26/15-aylik-bebekle-new-york-city-tatili-4-bolum/