Hamilelik Günlüğü 19. ve 20. Haftalar

19. Haftayı eğitimde geçirdim. Eğitimin iki günü de Sefaköy’deki Supsan motor parçaları fabrikasında olduğu için benim adıma bayağı zorlu geçti. Hava da fabrikanın içi de çok sıcak olduğu için özellikle üretimde geçen sürelerde epey zorlandım ama onun dışında işten çıkıp da otel odasındaki kocaman yatakta tembellik yapabilmek inanılmaz keyifliydi. Bu arada ilk defa Wyndham otel zincirlerinin birinde kaldım ve ba-yıl-dım. Odam inanılmaz konforluydu ve dekorasyonunu da çok sevdim. Otelden çıktığın anda bir hiçliğin ortasındasın ama o da bir Yenibosna/Güneşli gerçeği, otel ne yapsın. Bir akşam otelin altındaki Köşebaşı’na yemeğe gittik ve ete doyduk. Kendime sipariş ettiğim beytiyle yetinmeyip, arkadaşlarımın tabaklarındaki ali naziklerden ve çöp şişlerden de bolca tattım. Odaya döndüğümde patlamak üzereydim. Bizim ufaklık da ete düşkün olacak sanırım, o akşam hiç ama hiç durmadı. Kıpır kıpır, sürekli hareket etti.

Eğitim cuma öğlene doğru bitti. Ancak diğer seferlerin tersine bu sefer koşa koşa adaya dönmedim. Eğitim Sefaköy’de olduğu için eve çok yakındım. Serkan beni gelip aldı, önce Koçtaş’a gidip duşakabin ve mutfak için yeni bataryalar aldık. Sonra valizimle birlikte beni eve bırakıp işe geri döndü. UntitledHamilelere hamileliklerinin son döneminde geldiği söylenen “nesting” (yuva yapma) içgüdüsünün bana biraz erken geldiğinden şüpheleniyorum. Kafayı eve taktım. Aldım elime kağıt kalemi, başladım değiştirmek/yenilemek istediğim şeyleri yazmaya. O gün iki farklı yerden evin tüm pimapen, pencere ve panjurlarını değiştirmek için fiyat aldım. Koçtaş’tan aldığımız yeni bataryaları taktırdım. Serkan’ın birikmiş tüm çamaşırlarını yıkadım. Ikea’dan almak üzere ne kadar tutacağını düşünmek istemediğim uzuuuuun bir liste yaptım. Elimden gelse daha neler neler yapacağım ama hem vakit olarak hem de maddi olarak sınırlarımı zorlamış haldeyim. 5 Eylül haftasına da şirketten izin aldım. Adadan taşınırken hem detaylı bir temizlik yaptırmak istiyorum; hem de pimapenlerin takılması, Ikea alışverişi gibi detayları kafam rahat halletmek istiyorum.

Cuma akşamı ancak Yeşilköy motoruyla adaya dönebildim ve bütün akşam Deniz’le ilgilendim. Sahilde beni görünce iskeleye koşuşunu hayatım boyunca unutamam herhalde. Neyse ki bu eğitimlerin sonuna yaklaştık. Yalnızca Ekim ayında bir adet eğitimim kaldı. Sonrasında bu kadar uzun ayrılıklar olmaz diye umuyorum. Serkan da bir sürpriz yapıp hem Cumartesi hem de Pazar bizimle adada olunca 19. hafta yazısı iyice gecikti. Ben de o yüzden 19 ve 20. haftaların yazılarını bu şekilde birleştirmeye karar verdim.

19. haftada oğlumuz bir mango kadarmış, 20. haftaya geldiğimizde ise artık 15 cm’lik bir muz büyüklüğüne geldi. Bu cuma günü 20. haftayı bitirirken, aynı ikili testte olduğu gibi detaylı ultrason için yeniden Özlem Hanım’a gideceğiz. Ondan iki hafta sonra da kendi doktoruma rutin kontrole gideceğiz. Şeker yüklemesi testinin de bu dönemlerde yapıldığını hatırlıyordum ama Akasyaana’nın şu videosunda izlediğim üzere 24-28. haftalarda yapılıyormuş. Yani o tatsız test için daha vakit varmış.

Artık yavaş yavaş doğuma hazırlık kurslarını da araştırmak istiyorum. Emirgan’daki DO-UM nispeten daha uzak olduğu için Nişantaşı’ndaki İstanbul Doğum Akademisi’nde karar kıldık. Ay sonuna doğru onları arayıp Eylül ve Ekim ayında organize edecekleri kursların tarihlerini soracağım. Serkan’ın da uygun olabileceği bir haftasonu için şimdiden kayıt yaptırmakta fayda var. IDA’nın program içeriğini de çok beğendim. Özellikle “Babalara doğumda destek” eğitiminin çok faydasını göreceğimize inanıyorum, çünkü babalar ne kadar hevesli ve yardıma hazır olurlarsa olsunlar (ki ben bu konuda gerçekten çok şanslı olduğuma inanıyorum) konudan aslında o kadar uzaklar ve bilinçsizler ki, eğitime gerçekten ihtiyaçları oluyor.

Hamilelik Günlüğü 18. Hafta

18. Hafta hamilelik günlüğü açısından çok durgun geçti. Hafta sonu Çınarcık’a Serkan’ın anneannesini ziyarete gittiğimiz için hamile yogasını yine yapamadık. Sonrasında Pazartesi ve Salı günleri için işten izin almıştım. Adada Deniz’le keyif yaptık. Sahile gittik, birlikte yüzdük, pazara gidip alışveriş yaptık, mozaik pasta yaptık (bisküvileri kırma görevini ona vermenin yanlış bir karar olduğunu beşinci dakikada bisküvilerin kırılmak yerine yendiğini görünce anladım), çok ama çok eğlendik.

Bu aralar iki kez tansiyonum düştü. IMG_6501İkisinde de koltuğa yığıldım ve ölçtüğümüzde 9’a 5 olduğunu gördük. Deniz’e hamileyken de normalde 12’ye 8 olan tansiyonum hamilelik boyunca 10’a 6 olmuştu. Bu seferki kontrollerde de hep 10’a 6 çıkıyor. Ama 9’a 5 kadar hiç düşmemişti. Bir sonraki doktor kontrolünde doktora sormak üzere notlarımın arasında aldım. Bu arada Temmuz ayında Deniz’in 2 yaş Hepatit A aşısı için sağlık ocağına gittiğimizde, benim de tetanoz aşısı yaptırmam gerektiğini söylemişlerdi. Deniz’e hamileyken böyle bir şeyi hiç duymadığım için şaşırdım. Onu da kendi doktoruma sormak için notlarımın arasına almıştım ve geçen haftaki muayenede sordum. Eğer istersem yaptırabileceğimi, bir yan etkisinin olmadığını söyledi. Açıkçası çok da araştırmadım ama olmamaya karar verdim. İlk hamileliğimde de olmamıştım. Şimdi de riskli olmasa bile hamileyken aşı yaptırmak çok korkutucu geliyor. O yüzden bu konuyu da kader kısmet diyerek, hamilelik boyunca düşünülmeyecek şeyler listesine aldım bile.

Bu hafta oğlumuz bir enginar kadar olmuş. Sadece enginarın zeytinyağlısını yaptığımız etli kısmı düşünülmesin tabi, fotoğrafta yapraklarıyla sapıyla kocaman bir enginar var. Bu arada benim göbeğim de bu hafta hop diye dışarı çıktı. Artık karşılaştığım insanlar hamile olduğumu hemen anlıyorlar. Şimdiye kadar haberi olmamış olanlar bayağı şaşırıyorlar hatta.

Bebişin hareketleri hala çok sınırlı sayıda. O yüzden bir an önce haftaların geçmesini ve tekmelerle hıçkırıklara kavuşmayı bekliyorum. Bir yandan da bu yolculuğun neredeyse yarısına geldiğimize inanamıyorum. 19, 20, 30, 35 derken birden kış gelecek ve doğum, lohusalık, emzirme bu hengamenin hepsi yeniden başlayacak. Üstelik bu sefer bir de evde iki buçuk yaşında bir abla olacak. Bakalım o zorlu gün ve gecelerin üstesinden bu sefer nasıl geleceğiz ?

Hamilelik Günlüğü – 11. Hafta

11. haftaya geldik bile, 3 ay bitmek üzere. Bazen gerçekten yeniden hamile olduğuma inanamıyorum, bazense hamile olduğumu unutmamı imkansız hale getiren yorgunluk atakları yaşıyorum. Şimdiye kadar çok şükür herhangi bir problem yaşamadık. Zaten Deniz’e hamileyken de ne bulantım ne de baş dönmem olmuştu. Hiç televizyonda izlediğimiz hamilelere benzemiyordum. Tek fark Deniz’e hamileyken günde 12-13 saat uyumak istiyor ve uyuyordum. Şimdiyse uyumak istiyor ancak onun yerine Deniz’le parka gidiyorum. İkinci hamileliklerinde kadınların nasıl “daha aktif bir hamilelik” geçirdiklerini artık hızlıca anlamış oldum.

İlk yoga dersinden sonra birkaç gün üst bacaklarım hep ağrımıştı. Bu cumartesi de yine yorucu ama inanılmaz keyifli bir ders yaptık. Şimdi yine bacaklarım ağrıyor. Hem o kadar yürüyüşe ve hareketliliğe rağmen böyle ham olduğum için üzülüyorum hem de ağrılarla birlikte iyi bir şey yaptığımı anlayıp mutlu oluyorum. İstediğim doula ile de sonunda bu hafta buluşacağız. Şimdilik yalnızca tanışma buluşması olacak. Çalışmalara da ne zaman başlayacağımızı konuşuruz sanırım. Heyecanla bekliyorum.

Bu hafta doktor kontrolü vardı. Bebeğimiz 3,5 cm olmuş ve haftalık gelişimine uygun olarak büyümüş. Ultrasonla baktığımızda fosur fosur uyuyordu. Doktorumuz uyandırmak için karnıma o kadar sık ve çok bastırdı ki en sonunda çişim geldi ve gülmeye başladım. Bebekse hala uyuyordu. Bu seferkinin uykuları Serkan’a çeksin diye çok dua etmiştim, sanırım dualarım kabul olacak (amin!). Uzun çabalardan sonra sonunda rahatını bozduk ve uyandırabildik. Hemen o minik el ve ayaklarını oynatmaya başladı. Doktorumuz hareketlerini de beğendiğini söyledi. Bu sırada tartıda da kilo almak yerine 1 kilo verdiğimi görünce çok sevindim. Deniz’e hamileyken ilk 3 ayda +7 kilo almıştım ve doktorumuzdan acayip azar işitmiştik. Doktorun odasından çıkınca hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım, öyle bir azardı. Aslında iyi de olmuştu çünkü o hızla gitseydim kesin 30 kiloları bulurdum. Ama ben o muayeneden sonra çok çok dikkat etmiştim, sonunda da hamileliğimi +17 kiloyla tamamlamıştım. Bu hamileliğimde de SSVD’nin daha kolay olabilmesi için çok fazla kilo almak istemiyorum. En büyük korkularımdan biri bu kilo. O yüzden inanılmaz özen göstermeye çalışıyorum. Tabii ki yine kaçamaklarım oluyor, Damak’lar, dondurmalar yiyorum ama bunların istisna olmasına dikkat etmeye çalışıyorum. Umarım bu şekilde devam edebilirim.

Şimdi bundan sonraki aşama ikili test. Bunu da sağ salim atlatırsak, hamileliğin en rahat ve güzel olduğu ikinci trimester’a giriyor olacağız. İkili test için beni ilk hamileliğimdekinin aksine perinatoloğa yönlendirdiler. Testin yapılması gereken tarihlerde de Bodrum’da olacağım için ufak bir kriz yaşadık. Bodrum Acıbadem’e de gidebileceğimi söyledim ancak hemşireler doktorun mutlaka buradaki güvendiği doktoru görmemi isteyeceğini söylediler. En sonunda bir anlaşmaya varamadan çıktık. Çıktıktan yarım saat sonra cep telefonumdan aradılar ve tam uçağımızın olduğu günün sabahına randevu verebileceklerini söylediler. Deniz’le başbaşa uçacağımız için zaman geçtikçe beni korkutan bu seyahatin öncesinde adadan Bakırköy’e gidip, Bakırköy’den adaya dönüp, sonra Deniz’le tekrar Sabiha Gökçen’e gidecek olmak biraz moralimi bozmuş olsa da, yapacak bir şey yok diyerek randevuyu aldım. Böylece Temmuz’un başında ikili testi yaptırmış olacağız. Sonrasında da Temmuz’un 30’una kendi doktorumuza randevu aldık. İçten içe bu iki randevudan birinde artık cinsiyeti de öğrenir miyim diye heyecanlanıyorum. Hoş sağlıklı olduktan sonra kız veya erkek olmasının bir önemi yok ama insan yine de bir an önce öğrenmek istiyor 🙂

Evdeki Minik Pirana – 2 Yaş Sendromu

Deniz parktaki diğer çocukları ısırmaya başladı. Durduk yerde, hiçbir sebep yokken, aylardır tanıdığı, birlikte oyun oynadıkları çocukları ısırıyor. Isırmazsa da elleriyle yüzlerini 366tırmalıyor. İlk başta umursayarak büyütmek istemedim, “aman canım bir seferlik bir şeydir” dedim ama parktan her seferinde bir vukuatla dönmeye başladıkları zaman canım sıkılmaya başladı. En son, en çok sevdiği arkadaşı Derin’in bacağını ısırıp kanattığını öğrenince iyice moralim bozuldu. Evde herhangi bir şiddet örneği gözlemlemediği için bu şekilde davranmayı nereden akıl ettiğini anlamıyordum. Televizyonu da çok kısıtlı vakitlerde ve yalnızca belirli kanallarla izlediği için oradan da görmüş olamazdı.

İşten eve dönünde Deniz’le konuşmaya çalıştım. Derin’in canının çok acıdığını ve ısırdığı için artık onunla oynamak istemediğini söyledim. O sırada anlayıp anlamadığını bilmeden uzun uzun anlatmaya çalıştım. Eğer bir daha herhangi bir arkadaşını ısırırsa veya tırmalarsa parka gidemeyeceğini, hemen eve döneceklerini söyledim. Ertesi gün parka gitmeleri ve dönmeleri arasındaki süre 15 dakika oldu. Daha gider gitmez oradaki başka bir çocuğu yine ısırmış, ablası da ısırdığı için eve döneceklerini söyleyince bağıra çağıra ağlamaya başlamış. Eve geldiklerinde kameradan baktım, hala ağlıyordu.

Serkan’ın yakın arkadaşlarından biri anaokulu öğretmeni. Bu haberin üzerine ben internetten deli gibi bir şeyler bulmaya çalışırken, o da 474onu aramış. Nurdan, Serkan’ı rahatlattıktan sonra içine sinmemiş bir de beni aradı. “Minecim, bu kadar panik yapacak bir şey yok. Deniz çok açık bir şekilde 2 yaş sendromuna girmiş. Niye benim çocuğum başkalarını ısırıyor da başka çocuklar da böyle diye de düşünme; ya iki ay önce böyleydiler, ya da 2 ay sonra böyle olacaklar. Her çocuk mutlaka bu evreden geçiyor, inatlaşmamaya çalışmanız lazım” dedi. Bütün bunları söylemesine rağmen sesimdeki çaresizliği fark etmiş olacak ki ertesi akşamüstü iş çıkışında parkta buluşmaya karar verdik.

Daha Deniz’le 5 dakika geçirdikten sonra hemen “Sadece hala konuşamadığı ve dolayısıyla derdini size anlatamadığı için hırçın bu çocuk. Başka hiçbir şeyi yok, hiç kafanıza takmayın lütfen” dedi. Gerçekten de Deniz neden olduğunu anlamadığımız bir şekilde hala konuşmuyordu. Evet bir sürü kelimeyi söyleyebiliyordu ama derdini anlatamıyordu. Şimdiye kadar bunu hiç kafama takmamıştım ama artık bu şekilde arkadaşlarına zarar vermeye başladığı için ipleri ele almaya karar verdim. Şimdiye kadar Deniz’in el işaretleriyle veya ııh-ııııh diye göstererek anlatmaya çalıştığı her şeyi anlıyor ve ihtiyacına bekletmeden karşılık veriyordum. 568Önce buna bir son verdim. İstediği şeyi anladığım zaman mutlaka kelimeyi söylemesi için bekledim. Örneğin biberonunu göstererek ıh-ıh diyorsa ve susadığını anladıysam ona inatla “su” dedirtene kadar 3-4 dakika bekledim. Her seferinde ilgili kelimeyi tamamen doğru söylemese de en azından çabaladığı zaman onu anladığımı gösterdim. Bu arada 4 günlük 19 Mayıs tatilini fırsat bilerek pılımızı pırtımızı toplayarak adadaki eve taşındık. 4 günlük tatilde kalabalık bir şekilde bütün aile evdeyken Deniz birden konuşmaya ve derdini anlatabilir olmaya başladı. O konuştukça biz alkışladık ve çok keyif aldığımızı gösterdik. Bu takdir onun da hoşuna gidince söylediğimiz kelimeleri tekrar etmeye de başladı. Adaya taşınmamızla bütün arkadaş çevresi, günlük düzenleri ve parkı da değişince ısırma problemimiz de kendiliğinden yok olmuş oldu. Sanırım geç konuştuğu için olsa gerek, konuşması günden güne hızla ilerliyor. İlerledikçe de gerçekten hırçınlığı azalmaya başladı. Evet hala 2 yaş sendromunun semptomlarını gösteriyor: inanılmaz inatçı, sadece kendi dediği olsun istiyor, her şeye önce bir “hayır” ile başlıyor; ama en azından etrafındaki diğer çocuklara zarar vermiyor. En çok Deniz parka girdiğinde diğer çocukların sağa sola kaçıştığını duyunca çok üzülmüştüm; o yüzden ben sendromun bu versiyonuna razıyım. Onun sayesinde biz de ailecek daha sabırlı olmayı ve günlerimizi onun istediği şekilde geçirmeyi öğreniyoruz. Onun “hayır” demeleriyle inatlaşmadıktan sonra onunla olan ilişkimiz de zarar görmüyor, çift taraflı keyif alıyoruz. Parka kısa yoldan 2 dakikada gitmiyoruz belki ama onun istediği yollardan yarım saatte giderken çok eğleniyoruz.420

Emzirme Maceramızın Sonu – 22 Aylık Maraton

Annem beni sadece 3 ay, kardeşimi de 6 ay emzirebilmiş. Sonrasında sütü gelmediği için mamalarla devam etmişiz. Ailedeki en uzun süre emzirme rekoruna sahip olan teyzem de 9 ay emzirmiş olduğu için benim de emzirmeye dair büyük umutlarım yoktu. Anne sütünün 2 yaşına kadar verilmesi gerektiğini bilsem de o kadar emzirebileceğimi sanmıyordum.

Hamileyken okuduğum kitaplardaki emzirme bölümlerini okudukça iyice korkmaya başlamıştım. Emzirmek bayağı teknik bir işti ve hem anne hem de bebek tarafından öğrenilmesi gerekiyordu. Bu süreçte göğüs uçlarımın da yara olmasından ödüm kopuyordu. Bloglar arasında dolanırken Socialmom‘ın bloğunda hamileliğinin son aylarında Lansinoh göğüs ucu kremi kullandığını okudum ve ben de hemen alıp 8. ayın sonlarına doğru kullanmaya başladım.

Doğumdan sonra odaya geldiğimizde hemşireler hemen nasıl emzireceğimi gösterdiler ve Deniz de hiçbir eğitime ihtiyacı olmadığını kanıtlarcasına cok cok cok emmeye başladı. Ancak benim eğitime ihtiyacım şarttı. Deniz’in meme ucunu tam olarak kavramasını her seferinde sağlıyamıyordum ve bu yüzden de o emerken canım çok acıyordu. 1593.2İkinci gün olduğunda çoktan göğüslerimden bir tanesi yara olmuştu bile ve Deniz memeyi alırken çok canım acıyordu. Acıdan hüngür hüngür ağladığımı biliyorum. İlk bir ay gerçekten çok zorlandım. Deniz sık sık emdiği için yaralar iyileşmeye fırsat bulamıyor ve daha da ciddileşiyordu. En sonunda doktorumuzla da konuşup sıkı bir internet araştırması yaptım. Doktorumuz yaraya coresatin pediatrik krem sürmemi ancak emzirmeden önce mutlaka göğüslerimi yıkamamı söyledi. Deniz o kadar sık meme emmek istiyordu ki ben gündüzleri sürmek ve sonrasında sürekli yıkamak istemedim. Memesiz geçirdiği en uzun süre geceleri 3 saat olduğu için onu yatırdıktan sonra sürüyor ve gece uyandığında yıkayıp öyle emziriyordum. Coresatin gerçekten de çok iyi geldi ve yaralar 2-3 güne tamamen iyileşti. Sonrasında tekrar yara olmasını engellemek için emzirdikten sonra göğüslerimi hemen kapatmak yerine 3-5 dakika açık bırakıp havalandırmaya başladım. Havalandırdıktan sonra Lansinoh sürüp göğüs pedleriyle kapatıyordum. Bu şekilde bir daha yara olmasını engellemiş oldum. Zaten ilk ayı da atlattıktan sonra emzirmek artık daha kolay olmaya başladı ve göğüslerim de emzirmeye alıştığı için canımın yanması tamamen geçti.

İlk başlarda çok ağlamasından dolayı etrafımdaki istisnasız herkesin “sütün yetmiyor galba, mama verelim çocuğa, yazık” demelerine hiç kulak asmadım. “Her annenin sütü kendi bebeğine yeter, doğanın kanunu bu” lafını kendime motto yaptım ve sürekli emzirdim. İlk ay kontrolünden itibaren de Deniz’in kilo alması normalin de bir tık üzerinde gittiği için o sesler yavaş yavaş kayboldu.

Deniz 1 yaşına gelince, o seslerin benzerleri tekrar türedi. “Tamam artık 1 sene emzirdin, yeter”, “bundan sonra faydası da yok zaten”, “kocaman oldu artık emzirmesen de olur” gibi cümleler gelmeye başladı. Ben yine bunların hiçbirini dinlemedim. Ama bir yandan da herhalde artık yavaş yavaş biter diye düşünmüyor değildim. Deniz 15 aylıkken gideceğimiz New York seyahatini düşünüyor ve uçakta emzirmezsem o yol nasıl geçer diye düşündüğüm için en az o döneme kadar emziririm diye düşünüyorum (ki bu konuda çok haklıymışım. O kadar uzun süren bir uçuşta meme emmeyen bebeler sürekli ağlarken, Deniz hep meme emdiği için gıkı çıkmadı).

New York’tan döndüğümüz zamansa önümüzde kış vardı ve hastalanırsa anne sütüyle daha rahat atlatacağımızı düşünerek yine erteledim. Zaten bu süreçte de ben emzirmekten epey keyif aldığımı fark etmiştim. Deniz de memeye çok düşkün olduğu için iyi bir ikili olmuştuk. Böylece kesin iki yaşına kadar emziririm diye düşünmeye başlamıştım.

Ancak ne düşündüysem hep tersi oldu. Departman değiştirmemle birlikte iş tempom birden yoğunlaştı ve yıl sonuna kadar her ay evden bir hafta uzak kalacağım ortaya çıktı. Ben evden uzak olduğum zaman Deniz deli gibi eve dönüşümü beklediği için ona bakanlara çok zor olmaya başlamıştı. Memelere kavuştuğu zaman mutluluktan kendinden geçercesine emiyordu. Bu seferki ayrılık 1 hafta olacağı için daha da zor olacaktı. Ben de bu vesileyle emzirmeyi bırakmaya karar verdim. Etrafımdaki sesler tabii ki çok destekleyici oldular. Sadece Serkan “neden bırakıyorsun ya? üzme kızımı, boşver, emzirmeye devam et” dedi.

Geçen hafta Pazar günü Deniz’i bol bol emzirdim. Ne zaman istese ikiletmeden hemen verdim. Gece boyunca da aramızda uyurken bol bol emdi. Sonra sabah erkenden kalkıp eğitimin olacağı otele gittim. Göğüslerimin şişme ihtimaline karşı da yanıma süt sağma aletimi almıştım. Çarşamba akşamüstü olduğunda sağma ihtiyacı hissettim ve 120cc süt sağınca “eyvah” dedim. Süt bitene kadar uzunca bir süre sağmam gerekeceğini düşündüm. Ancak o günden sonra bir daha sağmam gerekmedi. Eğitim bitip de eve geldiğimde Deniz uyuyordu. Ben ne olur ne olmaz diyerek meme uçlarımı yara bandıyla kapattım.

Deniz uyandığı zaman beni görünce mutluluktan havalara uçtu. Sonra hemen “memmmeee” dedi. Ben oyalayıp dikkatini başka yere çekmeye çalışsam da başarılı olamadım. “Annecim memede süt bitti artık, senin için inekler süt getirmiş, onu içelim mi ?” dedim. Çok net bir “hayır” cevabı aldım. Üstümdeki bluzu çekiştirmeye başlayınca, “tamam gel de göstereyim” dedim. Koltuğa oturduk, yara bandıyla kapandığı için gözükmeyen meme uçlarımı göremeyince bir mavi ekran verdi. Anlamadı. “Annecim bak artık bende süt kalmadı. O yüzden artık meme yok. İneklerin getirdiği sütten içelim mi?” dedim tekrar. Bu sefer kafasını salladı. Gittik, mutfakta biraz süt içtik. Devamında baktım zor geçicek, hemen çantalarımızı topladık ve kendimizi Yeşilköy’den kalkan ada motoruna attık. Adada haftasonu lay lay lom geçince ben de “aaa ne kadar kolay oldu” diye düşündüm. Ne kadar da yanılmışım. Pazar akşamı eve gelip Deniz’i uyuttuk. Saat başı uyandı. Hep meme diye ağladı. Bir türlü derin uyuyamadı. Gece 2’de “mööö” diyerek inek sütü istediğini söyledi, kalktık mutfağa gidip süt içtik. Hem kendi çok yoruldu hem de biz perişan olduk. Pazartesi gecesi nispeten kolay geçti. Bir iki kere mızıldandı ama uyumaya devam etti. Salı gecesiyse 4’te çat diye uyandı ve yine meme istedi. Sonrasında 6’ya kadar da uyuyamadı. Dün gece işten çok geç döndüğüm için odasında ablasıyla uyudu. Gece hiç uyanmamış. Şimdi dört gözle bu gecenin nasıl geçeceğini bekliyorum. Tabii ofiste de zombi gibi dolaşıyorum. Uykusuzluktan ölmek üzereyim. Ama eminim bu günler de geçecek. Deniz’in uyku düzeni de kendine gelecek. O yüzden çok da umursamıyorum. Geriye dönüp baktığımda da iyi ki bu kadar uzun süre emzirebilmişim diyorum. Evet ilk aylar çok çok zordu, evet bütün bu süre boyunca sürekli yediğine içtiğine dikkat etmek çin işkencesi gibiydi, evet doya doya rakı içmeyi çok özlemiştim; ama yine de bütün o zorluklara değdi. Başından sonuna kadar Deniz’i emzirmekten çok keyif aldım. Aile içerisinde de kimsenin inanamadığı bir rekora imza atmış oldum. Umarım bir gün olursa ikinci çocuğumuzu da bu kadar çok emzirebilirim.

Haftalık Aktivite Önerisi: Pazar Alışverişi

Ailecek yaz kış meyve, sebze ve balık alışverişimizi pazardan yapmaya gayret ediyoruz. Ben çocukluğumdan beri pazara gittiğim için pazar atmosferini de ayrıca çok seviyorum. Migros ve benzeri süpermarketlerde hiç bulamadığım bir sıcaklık var pazarlarda. Bolluk, bereket ve ucuzluk da cabası. Iphone 21.06.15 210Deniz’i de ilk kez 10 aylıkken adadaki pazara götürmeye başladık. 19 Mayıs tatili Salı’ya denk geldiği için ben de evdeydim ve böylece çok sevdiğim Kınalıada pazarının da sezonunu birlikte açmış olduk. Sonrasında yaz boyunca Deniz her hafta mutlaka anneannesiyle pazara gitti. O yüzden de adadaki pazarcıların göz bebeği oldu. Mutlaka elinde bir meyve veya salatalık ve üzerinde bir sürü lekeyle (örnek: karadut!) eve dönüyordu.

Iphone 21.08.15 309

Iphone 13.08.15 120 Iphone 13.08.15 124Yaz bitip de kışlığa taşınınca Deniz’i bu keyiften mahrum etmek istemedim ve biz de Pazar günleri kurulan Merter pazarına gitmeye başladık. Hem eve çok yakın hem de annemin eczanesinin Merter’de olmasından dolayı tüm pazarcıları çocukluğumdan beri tanıyorum. 845O yüzden de her hafta en taze balıkları yiyerek en taze meyve ve sebzeleri alabiliyoruz. Bir süre sonra Deniz bizim pazar arabasına sulanmaya başlayınca Imaginarium’dan ona da boyutuna uygun bir pazar arabası aldık. Şimdi her hafta arabasını çeke çeke pazara gidiyor ve bol bol meyve yiyor. Pazarda Deniz’i o kadar çok seviyorlar ki her tezgahta mutlaka eline yemesi için bir şey sıkıştırıyorlar. O da bir sağa bir sola koşturup gördüğü her değişik şeyi tatmak/denemek istiyor. Olur da yağmurlu bir hava olup Deniz’i yanımızda götürmezsek mutlaka her tezgahtan azar işitiyoruz.

Iphone 16.12.15 874

Şimdi kış sona doğru yaklaşıyor ve biz de dört gözle adaya taşınacağımız zaman için gün sayıyoruz. Yine Merter Pazarı’na bir sonraki kışa kadar hoşçakal diyerek Kınalıada Pazarı’na gitmeye başlayacağız.

Bu pazar gezileri sayesinde Deniz farkında olmadan hem meyve ve sebzeleri tadıyor hem de öğreniyor ve seviyor. Biraz büyüdükçe yavaş yavaş o aldığımız ürünlerle yemek yapma aşamasına da katıldıkça daha da çok keyif alacağına eminim. Bu yaz barbunya ayıklamaya yardım edebilecek kadar büyümüş olacak mesela. Böyle böyle alışarak yemek seçmeyen bir çocuk olmayacağını umut ediyorum.. Çünkü çocuklar kendileri yaparak öğrendikleri şeyleri reddetmeye daha az meyilli oluyorlar ve keyif alarak öğrendiklerinde daha mutlu oluyorlar.
Iphone 16.12.15 879

Muhteşem 10. Yıl Haftasonu – Sebepsiz Yüksek Ateş

25 Ocak Serkan’la 10. yıldönümümüzdü. O yüzden aylar öncesinden 23-24 Ocak hafta sonu için The House Galatasaray‘a rezervasyon yaptırmıştık. Cumartesi sabahı erkenden çıkıp Çukurcuma’ya gidecektik. Güzel bir kahvaltı edip, sokaklarında dolaşıp biraz antikacıları gezdikten sonra otele giriş yapacaktık. Deniz’i de bu vesileyle ilk defa anneannesi ve dedesine bırakacaktık. Daha önce gece çıktığımız zaman geç döndüğümüz için bizi görmediği olmuştu ama ilk defa evinden başka bir yerde uyuyacaktı.

Cuma gecesi her şeyi hazırlayıp yattık. Gece 1’de Deniz beni yanağımı okşayarak uyandırdığında cayır cayır yandığını fark ettim. Hemen ateşini ölçtüm ve 39’u görünce ödüm koptu. Pijamalarını çıkarttım ve yalnızca fanilasıyla kaldı. IMG_3394Tuvalete götürüp lazımlığa oturttum, ben de yanına oturdum. El içleri ve ayaklarının altı da çok sıcaktı. Çıplak ayakla banyo fayansına basınca biraz ferahlamış oldu. Bu sırada kaka ve çişini de yaptı. Poposunu temizleyip odasına gittik. Birkaç oyuncak alıp koridora çıktık ve yerde oynamaya başladık. Bir süre sonra tekrar ateşini ölçtüm, hala hiçbir azalma olmadığını görünce bir ölçek ateş düşürücü verdim. Biraz mutfağıyla, biraz da legolarıyla oynadık. Saat de bu sırada 2 buçuk olmuştu. Onu uyutup ben biraz kitap okuyarak vakit geçirdim. Ateşinin düştüğünden emin olduktan sonra ben de yattım. Sabah 7’de yine beni uyandırdı. Baktığımda yine çok ateşi olduğunu gördüm. Hemen ölçtük: yine 39 ! Bu sefer hiç beklemeden bir ölçek ateş düşürücü verdim. Yatakta oyalanıp keyif yaptık ve meme emdi. Saat 8’de ateşinin sadece 38’e düştüğünü görünce kalkıp toparlandık ve hastaneye gittik. Normalde randevumuz yoktu ancak ara randevu istediğimizi söyleyip beklemeye başladık. Sabah çok erken gitmiş olduğumu için henüz yoğunlaşmamıştı. Bir an önce doktoru görebildik. Doktor Deniz’i iyice muayene etti ancak kesin bir şey bulamadı. Zaten Deniz’de ne bir öksürme ne bir tıksırma ne burun tıkanıklığı ne de keyif kaçıklığı olmadığı için Serkan da önemli bir şey yoktur diye düşünüyordu. Sadece ateş düşürücüye dirençli yüksek ateş vardı. Laboratuvara gidip grip için burun testi yaptırdık. Bir yaşındaki kan verme hatırasını hala hatırlayan Deniz daha laboratuvara girer girmez alt dudağını düşürdü. Neyse ki burun testi çok hızlı ve kolay olduğu için (kulak çubuğuna benzer ufak bir burnuna sokup çıkartıyorlar ve sümükten örnek alıyorlar) hızlıca çıktık. 20 dakika sonra test sonuçlanmıştı: Negatif. Doktor bunun üzerine diğer seçenekleri de elemek için kan ve idrar testi yaptırabileceğimizi söyledi ama biz kan testini hiç istemedik. Deniz’in kan vermesi onun için o kadar travmatik bir şey oluyor ki ateşten başka hiçbir belirti yokken onu o kadar üzmek istemedik. Doktor da “o halde iki gün izleyelim, eğer devam ederse Pazartesi tekrar bakalım” dedi. Ne olur ne olmaz diye evdekinden daha kuvvetli bir ateş düşürücü de yazdı. İlacı alıp annemlere gittik. Ben otele gitmeyelim bari dedim ama rezervasyonu iptal etmek için çok geçti ve dolayısıyla parayı kredi kartından çekeceklerdi. Annem içlerine sinmeyen bir durum olursa hemen arayacaklarına söz verdi ve bizi gönderdi. Biz tabi hayal ettiğimizin çok uzağında bir haftasonu geçirmiş olduk. Aklımız hep Deniz’de, gözlerimiz telefonlarımızdaydı. Sürekli annemlerden haber bekliyorduk. Deniz’in ateşi hep ilaçla düşüyor, ilacın etkisi geçince tekrar yükseliyordu.

IMG_3413Yine de otele gitmek havamızı değiştirmiş oldu. Odaya ikram olarak bırakılmış olan şampanyayı içip bir de çift masajı yaptırdıktan sonra bir önceki gecenin de yorgunluğuyla akşam yemeğine kadar uyuduk. Akşam yemeği için Cihangir’deki Aliye Meyhane‘ye gittik. Mükemmel lezzetli bir akşam yemeği yedik. Kar da yağdığı için çok güzel bir manzaramız vardı. Deniz’in gece uyumadan önce ateşinin yine 39’a çıktığını öğrenince biraz moralimiz bozuldu ama hem anneanne ve dedesiyle olduğunu bildiğimiz için hem de artık rakı etkisini iyice gösterdiği için çok kafamıza takmadık.

Ertesi gün kahvaltıdan sonra geç check-out yapmak için otelle önceden konuşmuştuk. Otelden çıktıktan sonra da Çiçek Pasajı’ndan turşu, Vefa’dan boza alışverişi gibi planlarımız vardı ama Deniz’in gece hiç uyumadığını ve ateşinin de ilacın etkisi geçer geçmez tekrar 39’a çıktığını öğrenince içimize sinmedi. Hızlıca kahvaltımızı edip (otelin kahvaltısı çooook güzeldi), bir taksiye atladığımız gibi – Vefa Bozacısı‘na uğrayıp bozamızı alarak – erkenden eve döndük.

Deniz bizi görünce mutluluktan havalara uçtu. Biz gittiğimizde ateşi 37.5’a düşmüştü. Annemler sabah ilaç da vermemişler. Öğlen yemeğinden sonra ben yine bir ölçek ateş düşürücü verdim ve Deniz saat 2’de uyudu. Saat 6’ya kadar mışıl mışıl uyuyunca içimiz ferahladı. Ben de küçükken hastalandığımda eğer uzun uyursam annem iyileştiğim için rahatlarmış. Deniz de iyice dinlenmiş uyandı. Sonrasında pek iştahı yoktu, akşam yemeğini çok severek yemedi ve akşam dokuzda tekrar uyumuştu. Akşam yatmadan önce ateşi yine 37.5’tu ama artık ilaç vermedik. Sabah kalktığında da bir şeyi kalmamıştı. 2 yaşında gelmesi gereken büyük azı dişleri erken mi gelmeye kalktı, yoksa üşütmüş müydü hala bilmiyoruz ama ateşi düşüp hayat normale döndüğü için hepimiz çok rahatladık. IMG_3444IMG_3447

Lazımlık Seçimi ve Tuvalet Eğitimi 101

Bir süredir gittiğim tüm çocuk mağazalarında ve gezdiğim internet sitelerinde hep lazımlık bakıyordum. Deniz 18 aylık ve ben şahsen tuvalet eğitimi için erken olduğunu düşünüyorum. Öğrenenanne’nin blogunda da bu konuyla ilgili çok güzel bir yazı okumuştum. Deniz de daha henüz ne cümle kurabiliyor, ne kendi kendine giyinebiliyor ne de tuvaletini söyleyebiliyor. Ama yine de bir lazımlık alıp banyoya koymak istiyordum ki en azından varlığına/görüntüsüne alışsın. Bir yandan da artık kaka yaparken koltuk arkalarına geçmeye, çamaşır sepetine girip çömelmeye başlamıştı; o yüzden belki de Deniz için doğru zaman şimdidir diye ara ara düşünüyordum. Ayrıca artık tuvalete kim girse onunla girip, tuvaletini yapana tuvalet kağıdı uzatmaya bayılır olmuştu. Sifonu çekince klozeti gösterip “çişş, çişşş” demeye de başlamıştı.

Türkiye’de hiç zevkime uygun, beğendiğim bir lazımlık bulamadım. Bulamadıkça moralim bozuldu, moralim bozuldukça hevesim kaçtı. Hep aşağı yukarı birbirinin aynısı olan tek tip lazımlıklar veya aşırı şatafatlı kral tahtından bozma lazımlıklarla karşılaşıyordum. En sonunda internetten bakıp yurt dışından getirtmeye karar verdim. Amazon‘dan bakıp bütün modelleri inceledikten sonra en sonunda seçenekleri iki modele kadar indirdim:

1.Summer Infant 3’ü 1 arada Baykuşlu ve Kitaplı Lazımlık

Bunu içinde kitap da olduğu için ben daha çok beğendim. Ayrıca cinsiyete dair herhangi bir ayrım (pembe/mavi) olmadığı için de ilgimi çekti. Bu lazımlığı önce lazımlık olarak, ilerleyen zamanlarda da tuvalet adaptörü ve el yıkama basamağı olarak kullanmak mümkün. O yüzden de 3’ü 1 Arada olarak geçiyor.

2.Summer Infant Adım Adım Lazımlık

Bu da yine aynı markanın ve aynı şekilde hem lazımlık, hem tuvalet adaptörü ve hem de basamak olarak kullanabilen bir modeli. Deniz bize sürekli tuvalet kağıdı uzattığı için, kendi lazımlığının da tuvalet kağıtlığının olması ilgisini çeker diye düşünerek bir de seçenek olması için bu lazımlığı da listeye ekledim.

Sonra iki farklı sayfada iki lazımlığı yanyana açıp, Deniz’i yanıma çağırdım. Ona artık çişi ve kakasını yapması için bir lazımlık almamız gerektiğini anlatıp iki lazımlığı da gösterdim ve hangisini istediğini sordum. LazımlıkO tabii ki pembe, süslü ve tuvalet kağıtlı olanı seçti. Ben de hemen siparişi verdim. Amerika’dan gelmesi uzun sürecek diye düşünürken meğer satıcı Almanya’daymış ve 12 gün sonra, dün, lazımlık kapımdaydı.

Bu arada son 5 gündür inanılmaz kötü bir pişikle mücadele ediyoruz. Deniz son köpek dişini çıkartmaya çalışıyor ve her dişinde olduğu gibi yine poposu pişti. Artık 16. dişte olduğumuz için kendimizi deneyimli sayıyoruz. Evde pişik için birden çok krem var: birinci seviye pişikler için durdurma kremi, ikinci seviye pişikler için müdahele kremi, üçüncü seviye pişikler için acil müdahele kremi,… Bunların hiçbiri ilk defa işe yaramadı ve çok mutsuzum. İki gündür çişini yaptıkça canının yandığını da fark ettiği için çişini tutmaya çalışıyor ve çişi geldiği zaman ağlayarak göbeğini gösteriyor. Dün lazımlığı eve götürünce hemen bir tuvalet kağıdı takıp, ne olduğunu anlatmış ve oturtmuştum. Ben de yanındaki klozete oturunca çok hoşuna gidip gülmüştü. Yemekten sonra babasıyla oyun oynarken birden ayağa kalkıp göbeğini gösterince hemen tutup lazımlığa götürdüm. Aslında amacım bundan sonra çiş ve kakayı buraya yapacaksın demek değildi. Belki çişini lazımlığa yapınca, çişi pişik olan yerlere değmez ve canı yanmaz diye düşünmüştüm. Meğer o sırada kakası gelmiş. Oturduktan sonra Serkan’a da klozete oturması için işaret etti. O da oturunca bize arkanıza bakın dedi. Biz de herhalde utanıyor diye arkamızı dönüp bekledik. Tekrar Deniz’e döndüğümüzde tam ayağa kalkıyordu. Bir baktık kaka yapmış ! Kendi kendimize o kadar sevindik ki Deniz de çok mutlu oldu. Alkışladık, çak! yaptık. Kahkahalarla içeri gittik. Yarım saat sonra tekrar mızmızlanarak göbeğini gösterince yine hemen kucağıma alıp lazımlığa koşturdum. Yine Serkan’ın da yanına, klozete oturmasını istedi. Bu sefer de baktık şırıl şırıl çiş sesi geliyor. Bizde yine bir tezahürat ve mutluluk ! Bu şekilde daha lazımlığın ilk akşamında bir çiş ve bir de kaka yapabilmiş olduk.

Bu sabah da uyanınca ilk çişini yine lazımlığına yapmış. Anneannesi sabah kahvesine gittiğinde “sen çişini nereye yapıyorsun?” diye sormuş, elinden tutup lazımlığa götürmüş. Canını çok yakan pişik sayesinde sürekli lazımlığa yapar mı bilmiyorum ama sanki bu zorlu maratona güzel başladık. Etrafta duyduğum “yanlış zamanda eğitime başlamışız; bizimki tuvaletin önünden geçerken ağlıyor” gibi korkulu birçok hikaye olduğu için ben yine de acele etmek istemiyorum.  O yüzden isterse bezine de yapmaya devam edebilir. Benim için şimdilik bir sakınca yok.

Bebek/Çocuk Araba Koltuğu Seçimi

Deniz’e hamileyken satın aldığımız Silver Cross Wayfarer puset takımının kendi ana kucağı/oto koltuğu vardı. O yüzden o zamanlar hiç araba koltuğu araştırmak zorunda kalmamıştım. Isofiks kavramıyla da Silver Cross sayesinde tanıştık. Isofiks çocuk araba koltuğunun arabaya emniyet kemerine ihtiyaç duymadan en güvenli biçimde bağlanmasını sağlayan aparata verilen isim. Arabaya önce isofiks’i takıyorsunuz. Daha sonra araba koltuğunu bu isofiks’in üzerine oturtuyorsunuz. Silver Cross’un da puset takımının içinde kendi isofiks’i vardı. O yüzden ilk araba koltuğumuzu hiç sorgulamadan rahatça kullandık. 495Hem de tepe tepe kullandık. Sadece araba koltuğu olarak değil, aynı zamanda pusete takıp ana kucağı olarak da kullandık. Pusetin port-bebesini sadece Deniz uyurken kullanıp, sokakta gezerken hep ana kucağını tercih ettik. Deniz uyanıkken yatmaktan çok sıkılıyordu. Bu ana kucağı biraz daha eğimli olduğu için etrafı seyredebiliyor ve böylece daha çok keyif alıyordu.

Ancak Deniz 9 aylık olduğunda artık bu oto koltuğu bize yetmez oldu çünkü Deniz koltuğun kilo limitini geçmişti. Belki daha zayıf bir bebek olsaydı çok daha uzun süre bile kullanabilirdik. Böylece ben de daha büyük bebekler için satılan oto koltuklarını araştırmaya ve Youtube’daki test videolarını izlemeye başladım. O test videoları depresyona girmek için bire bir. Doğru koltuğu seçemeyeceğim diye o kadar moralim bozuldu ki anlatamam. Hangi markaya doğru biraz kayarsam kayayım mutlaka onunla ilgili kötü bir test videosu izlemeyi başardım ve sonunda ondan vazgeçtim.

Çocukların boyun kasları yeteri kadar gelişmediği için 4 yaşına kadar arkaları dönük oturmaları gerektiğini okuduğum için özellikle arkaya bakan araba koltukları arıyordum fakat bu şekilde koltuk seçeneği ne yazık ki çok az. Volvo’nun ürettiği koltuklara bayıldım fakat Türkiye’ye getirmediklerini öğrenince yine hüsrana uğradım.

En sonunda bir gün Galleria’daki dev Joker mağazasına gittik. Oradaki satıcı arkadaş bizimle çok yakından ilgilendi. Deniz de ona bayıldı. Maxi-Cosi’nin arkaya dönük koltukları olduğunu da söyledi ve başladık Deniz’i tek tek koltuklara oturtmaya. Deniz en çok AxissFix modelini beğendi (oturunca kahkahalar attı), ancak o model bize biraz küçük gibi gözüktü. Deniz de kilolu bir bebek olduğu için 2wayPearl‘de daha rahat edeceğini düşündük. O yüzden 2wayPearl’de karar kıldık ve onu satın aldık. Satın aldığımızdan beri birçok kez söküp başka arabalara taktık. Kısa yol, uzun yol, birçok kez kullandık. Yazın çok terletmesi dışında (Bodrum’da terletmeyen oto koltuğu var mı?) hiçbir şikayetimiz olmadı. Tek dezavantajı bebek uyuya kaldığı zaman rahatça isofiksten ayırıp çıkartabilmenize rağmen bebekle birlikte o kadar ağır oluyor ki, taşımak gerçekten bir işkence oluyor.

Biz Maxi-Cosi’den genel anlamda çok memnun kaldık. Hala seve seve kullanıyoruz, hatta ben artık pes ettim ve öne dönük kullanmaya başladık. Deniz de böylece araba yolculuklarından daha çok keyif almaya başladı. Iphone 11.05 308Iphone 11.05 307Iphone 11.05 370

Bebeklerde Diş Bakımı – İlk Dişler

Iphone 11.05 213Deniz ilk dişini 9 aylıkken çıkarttı. İlk önce ön alt dişlerinden biriyle başladık. Bir cumartesi günü tam 7 kez kaka yaptıktan sonra, gerekli gereksiz ağlamaları artınca şüphelenmeye başladım. Ama yine de diş etlerinde bir kabarıklık veya kırmızılık göremediğim için çok da konduramadım. Aslında diş ne kadar geç çıkarsa o kadar iyi diye düşündüğüm için hiiiç de heveslenmiyordum.

Gece yatırdıktan sonra genelde ara ara uyanan ve uykusunda mızıldanan kızdan 2 saat sonra hala hiç ses çıkmayınca şüphelenip yanına gittim ve cayır cayır yandığını fark ettim. Evdeki elektronik ateş ölçerin de tam o anda çalışmadığını görünce moralimiz epey bozuldu. Serkan’a annemlerin anahtarını verdim ve o hemen gidip annemlerin evindeki emektar, eski usul cıvalı dereceyi aramaya koyuldu. Deniz uyuduğu için kolayca koltukaltına dereceyi koyup bekledik. 5 dakikanın sonunda 39 dereceyi görünce tabi ilk başta ödümüz patladı. Uykusundan uyandırmadan usulca bir ölçek ateş düşürücü verdik ve beklemeye başladık. Bu sırada ben pijamasının da üstünü çıkartmıştım ve sadece fanilayla uyuyordu. 45 dakika sonra ateşini tekrar ölçtük ve sonuç hüsran: yine 39 ! Deniz’i kucağıma aldım ve banyoya gidip lavaboda soğuk suyu açtık. Sıcacık olmuş bacaklarını soğuk suyun altına sokmamızla Deniz’in can hıraş bağırmaya başlaması bir oldu. 1-2 dakika tuttuktan sonra çıkartıp kuruladık ve tekrar yatak odasına döndük. Annemin bana ve kardeşime yaptığı gibi birkaç tülbenti ıslattım ve Deniz’in alnına, kollarına ve bacaklarına koymaya çalıştım. O tabi çok üşüdüğü için olabildiğinde itmeye çalışıyordu.

Iphone 11.05 100

Son ateş ölçmemizden 1 saat sonra tekrar ölçüp de yine 39 dereceyi görünce bu sefer iyice moralimiz bozuldu. Bütün bu süre boyunca dört büyüklerle sürekli Whatsapp’tan iletişim halindeydik. Serkan’ın babaannesi tülbenti yalnızca suyla değil sirkeyle ıslatırmış. Bize de o şekilde yapmamızı önerdiler. Serkan hemen mutfağa gidip bir tasın içerisinde sirkeli su hazırlayıp geldi ve Deniz’in tüm ittirmelerine rağmen koltukaltlarına ve alnına o tülbentleri yerleştirdik ve ısındıkça değiştirmeye başladık. Artık ateş düşürücü mü anca etki etti yoksa sirke gerçekten mucizevi mi bilmiyorum ama ateşi tekrar ölçtüğümüzde 37,5’a düşmüştü. 2 saat sonraya alarm kurarak Deniz’le birlikte biz de yattık. Gece boyunca birkaç kez kalkıp kontrol ettik ancak bir daha ateşi 39’a çıkmadı. Ertesi gün gün içerisinde iki kere daha ateş düşürücü verdik çünkü ateşi yine yükseliyordu. Ve artık iştahı da iyice kesilmişti, hiçbir şey yemiyor sadece meme emmek istiyordu. Bütün gün anne-yavru koalalar gibi dolaştık. Pazar akşam olduğunda hala yemek yemeği reddettiği için Pazartesi gününe işten izin aldım. Madem yemek yemiyor bol bol meme emsin diye düşündük. Pazartesi sabahı kalktığımızda alt damağındaki minik beyaz diş artık gözüküyordu. O gün akşamüstüne doğru yavaş yavaş keyfi de yerine geldi ve tekrar yemek yemeğe başladı. Hepimiz rahat bir nefes almıştık.

Sonraki dişlerinde de hep çok problem yaşadık. Geceleri uykusundan çığlık çığlığa ağlayarak uyanıyor ve gözü hiçbir şey görmez oluyordu. Ne yapacağımı şaşırmıştım. En sonunda birkaç bebekte gördüğüm kehribar kolyelerden denemeye karar verdim ve biraz araştırdıktan sonra Sofimaya‘dan Deniz’e bir kolye sipariş ettim. Bu kolyeyi takmaya başladıktan sonra şikayetlerimiz ciddi oranda azaldı. Evet hala her diş çıkartmasında poposu pişiyor ve burnu mutlaka tıkanıyor (ve biz her seferinde nezle oldu sanıp üzülüyoruz), ama artık hiç ateşi çıkmıyor ve geceleri uykusu bölünmüyor. Biz kehribar kolyemizden çok ama çok memnunuz. Herkese de öneriyoruz.

İlk 2-3 dişi çıktıktan sonra annem eczaneden Nuk’un diş fırçalamaya alıştırma setinden getirdi. Set iki fırçadan oluşuyor. İlk fırça 12 aya kadar kullanılıyor ve fırçadan çok diş kaşıyıcıya benziyor. İkinci ise 12-15 ay arasında kullanılıyor ve normal fırçaları andırıyor. Setin içinden çıkan sarı aparat sayesinde bebeklerin fırçaları boğazlarına sokmaları da engellenmiş oluyor. Bir bu fırçalarla birlikte R.O.C.S. marka diş macunu da satın aldık. Hala da ondan kullanıyoruz. İlk haftalarda Serkan Deniz’i kucağına alıyordu ve ben de onunla birlikte aynı anda dişimi fırçalıyordum ki izleyerek nasıl yapması gerektiğini öğrensin. Sonrasında zaten buna gerek kalmadı. Artık “uyku vakti geldi mi?” diye sorduğumuzda hemen banyoya doğru yola koyuluyor.

15 aylıktan itibaren Chicco’nun normal bebek diş fırçasına geçtik. Bizim sabahları uyanınca da dişlerimizi fırçaladığımızı fark etmeye başlayınca o da istedi ve günde iki kez fırçalamaya başladı.  Şimdi belki dişlerinin her tarafını güzelce temizleyemiyor ve hala ağzında suyu çalkalayıp tüküremiyor ama Deniz artık dişlerini fırçalamaktan iyice keyif alıyor.