Hamilelik Günlüğü – 11. Hafta

11. haftaya geldik bile, 3 ay bitmek üzere. Bazen gerçekten yeniden hamile olduğuma inanamıyorum, bazense hamile olduğumu unutmamı imkansız hale getiren yorgunluk atakları yaşıyorum. Şimdiye kadar çok şükür herhangi bir problem yaşamadık. Zaten Deniz’e hamileyken de ne bulantım ne de baş dönmem olmuştu. Hiç televizyonda izlediğimiz hamilelere benzemiyordum. Tek fark Deniz’e hamileyken günde 12-13 saat uyumak istiyor ve uyuyordum. Şimdiyse uyumak istiyor ancak onun yerine Deniz’le parka gidiyorum. İkinci hamileliklerinde kadınların nasıl “daha aktif bir hamilelik” geçirdiklerini artık hızlıca anlamış oldum.

İlk yoga dersinden sonra birkaç gün üst bacaklarım hep ağrımıştı. Bu cumartesi de yine yorucu ama inanılmaz keyifli bir ders yaptık. Şimdi yine bacaklarım ağrıyor. Hem o kadar yürüyüşe ve hareketliliğe rağmen böyle ham olduğum için üzülüyorum hem de ağrılarla birlikte iyi bir şey yaptığımı anlayıp mutlu oluyorum. İstediğim doula ile de sonunda bu hafta buluşacağız. Şimdilik yalnızca tanışma buluşması olacak. Çalışmalara da ne zaman başlayacağımızı konuşuruz sanırım. Heyecanla bekliyorum.

Bu hafta doktor kontrolü vardı. Bebeğimiz 3,5 cm olmuş ve haftalık gelişimine uygun olarak büyümüş. Ultrasonla baktığımızda fosur fosur uyuyordu. Doktorumuz uyandırmak için karnıma o kadar sık ve çok bastırdı ki en sonunda çişim geldi ve gülmeye başladım. Bebekse hala uyuyordu. Bu seferkinin uykuları Serkan’a çeksin diye çok dua etmiştim, sanırım dualarım kabul olacak (amin!). Uzun çabalardan sonra sonunda rahatını bozduk ve uyandırabildik. Hemen o minik el ve ayaklarını oynatmaya başladı. Doktorumuz hareketlerini de beğendiğini söyledi. Bu sırada tartıda da kilo almak yerine 1 kilo verdiğimi görünce çok sevindim. Deniz’e hamileyken ilk 3 ayda +7 kilo almıştım ve doktorumuzdan acayip azar işitmiştik. Doktorun odasından çıkınca hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım, öyle bir azardı. Aslında iyi de olmuştu çünkü o hızla gitseydim kesin 30 kiloları bulurdum. Ama ben o muayeneden sonra çok çok dikkat etmiştim, sonunda da hamileliğimi +17 kiloyla tamamlamıştım. Bu hamileliğimde de SSVD’nin daha kolay olabilmesi için çok fazla kilo almak istemiyorum. En büyük korkularımdan biri bu kilo. O yüzden inanılmaz özen göstermeye çalışıyorum. Tabii ki yine kaçamaklarım oluyor, Damak’lar, dondurmalar yiyorum ama bunların istisna olmasına dikkat etmeye çalışıyorum. Umarım bu şekilde devam edebilirim.

Şimdi bundan sonraki aşama ikili test. Bunu da sağ salim atlatırsak, hamileliğin en rahat ve güzel olduğu ikinci trimester’a giriyor olacağız. İkili test için beni ilk hamileliğimdekinin aksine perinatoloğa yönlendirdiler. Testin yapılması gereken tarihlerde de Bodrum’da olacağım için ufak bir kriz yaşadık. Bodrum Acıbadem’e de gidebileceğimi söyledim ancak hemşireler doktorun mutlaka buradaki güvendiği doktoru görmemi isteyeceğini söylediler. En sonunda bir anlaşmaya varamadan çıktık. Çıktıktan yarım saat sonra cep telefonumdan aradılar ve tam uçağımızın olduğu günün sabahına randevu verebileceklerini söylediler. Deniz’le başbaşa uçacağımız için zaman geçtikçe beni korkutan bu seyahatin öncesinde adadan Bakırköy’e gidip, Bakırköy’den adaya dönüp, sonra Deniz’le tekrar Sabiha Gökçen’e gidecek olmak biraz moralimi bozmuş olsa da, yapacak bir şey yok diyerek randevuyu aldım. Böylece Temmuz’un başında ikili testi yaptırmış olacağız. Sonrasında da Temmuz’un 30’una kendi doktorumuza randevu aldık. İçten içe bu iki randevudan birinde artık cinsiyeti de öğrenir miyim diye heyecanlanıyorum. Hoş sağlıklı olduktan sonra kız veya erkek olmasının bir önemi yok ama insan yine de bir an önce öğrenmek istiyor 🙂

İkinci çocuk heyecanı: Kalabalıklaşıyoruz !

IMG_8867_2

Deniz’e hamile olduğumdan şüphelendiğim zaman yaptığım idrar testlerinin üç tanesinden ikisi negatif çıkmıştı. O yüzden eczanelerde satılan hamilelik testlerine olan güvenim sıfır. Bir de bu sefer tabi daha tecrübeliyim, adetime 1 gün kala ofisin yakınındaki polikliniğe gidip kan verdim. 1 saat sonra aldığım sonuçtaki Beta-HCG seviyesi alt sınır olan 39,1’in çok az üstündeydi: 39,72. Yine de bu değeri görmek hamile olduğuma emin olmama yetti. 4 gün sonra testi tekrarladığımda değerin 226,29’ya yükseldiğini gördüm ve arayıp doktorumdan randevu aldım. Hamileliğin daha çok başında olduğumuz için doktor hemen gitsem bile keseyi göremeyeceğimizi söyleyip, 3 hafta sonrasına randevu verdi. O upuzun 3 haftanın birinde otelde eğitimde olduğum için zaman nispeten hızlı geçti, yoksa nasıl dayanırdım bilmiyorum.

Doktorun odasına girdiğimizde heyecandan ölmek üzereydim. Keseyi görene kadar da kalbim pır pır atmaya devam etti. Ne zamanki o minik keseyi gördük ve kalp atışlarını dinledik, içim rahatladı. Doktorumuz her şeyin yolunda olduğunu söyledi. Folik asit almaya ve egzersizlerime devam etmemi de ekledi. Yine 3 hafta sonrasına randevu alarak mutlu mesut hastaneden çıktık.

Bu arada, ikinci çocuk için hazır olduğumuza karar verdikten sonra hummalı bir doktor araştırmasına başlamıştım. Deniz’in doğum hikayesini okumuş olanların bileceği gibi, ilk doğumumdan ve de sezaryenden hiç mutlu değildim. O yüzden ssvd (sezaryen sonrası vajinal doğum) yapmayı kabul edecek ve de aynı zamanda doğum sigortamız oradan olduğu için evimize yakın Acıbadem’lerin birinde kadrolu çalışan bir doktor bulmam gerekiyordu. Birkaç doktorla görüşüp, muayene olduktan sonra sonunda bir tanesiyle elektriğimiz tuttu. SSVD’yi de deneyebileceğimizi söylediği için onunla devam etmeye karar verdim. İlk hamileliğimin 39. haftasında yaşadığım o büyük şoktan sonra, işi şansa bırakmamaya da kararlıyım. SSVD yapmasıyla meşhur, ancak Acıbadem’de çalışmayan başka bir doktora da ara ara kontrole gitmeyi planlıyorum.

Bir yandan da doktor dışındaki hazırlıklarda hiçbir eksik olmasın istiyorum. Bu hamileliğimde bir doula ile çalışmaya kesin kararlıyım. İçime sinen bir tanesiyle konuştuk, ilk fırsatta yüzyüze tanışacağız. Kundalini yoga dersleri veren liseden bir arkadaşımla geçen cumartesi Khalsa yoluyla hamilelik yogası yapmaya başladık. İlk ders hem zorlu hem de inanılmaz keyifli geçti. Ina May Gashkin’in “Doğuma Hazırlık Rehberi”ni de vapurla işe gidip gelirken, bir çırpıda yalayıp yuttum.

Önümde 9 ay var. Buradan hafta hafta gelişmeleri paylaşmayı planlıyorum. Bu seferki hamileliğimde elimden gelen her şeyi yapıp bebeğimi doğal doğumla kucağıma almak istiyorum. Yine de bir terslik/komplikasyon olursa tabii ki yapacak bir şey yok ama yine de en azından bana düşen her şeyi yaparsam, ilk seferki gibi bir hayal kırıklığı yaşamamayı umuyorum.

Adada günlerimiz nasıl geçiyor ? – Yazlıkçılık

1305Adaya geldiğimizden beri Deniz inanılmaz mutlu. Ataköy’deki monoton apartman hayatından sonra -ki orada da yaz-kış, yağmur-çamur demeden her gün mutlaka dışarı çıkıyordu-, adadaki özgürlük ona çok değişik geldi. Aslında bu adadaki ilk yazı değil, ancak ilk yazında henüz 1 aylık bir bebek olduğu için ve geçen yaz da pek bir şey anlamadığı için, asıl şimdi etrafının farkına varmaya başladı.

Akşam uykularını bir saat ileri atmamıza rağmen, sabahları daha erken uyanmaya başladı. 7 deyince ayağa dikiliyor. Kışın neredeyse 9’a kadar uyuyan çocuk gitti, güneşi görünce yataktan fırlayan bir çocuk geldi. Uyanır uyanmaz önce bir lazımlığına gidiyor ve kaka yapsa da yapmasa da uzunca bir tuvalet keyif yapıyor. Sonrasında alıyor eline sütünü ve bahçeye çıkıyor. Kahvaltı hazırlanırken o da martılar, kargalar, çiçekler ve sokaktan geçenlerle oyalanıyor. Saat 9’a doğru kahvaltı ediliyor. Son zamanlarda yumurtaya düşkünlüğü o kadar arttı ki, bazen “yuma yuma bitti” deyip ona tost yapıyoruz. Tabii kendimiz de yiyemiyoruz çünkü gördüğü zaman hemen tabaklarımıza saldırıyor.

Kahvaltıdan sonra yavaş yavaş toparlanıp, ya “paaa-ka” ya da “taşşş”a yani denize taş atmaya doğru1582 yola çıkıyoruz.Hava çok sıcaksa yanımıza mutlaka mayosunu ve havlusunu da alıyoruz çünkü Deniz taş atarken çaktırmadan minik minik denize girmeye çalışıyor. Çarşıyı dolaşıyoruz, balıkçılardaki balıkları kontrol ediyoruz, dondurmacıdan külah alıyoruz, vs. derken zaten öğle yemeği saati çabucak geliyor. Kışın aksine, yazın zaman ne kadar hızlı geçiyor. Öğle yemeği için eve geldiğimizde Deniz’in çoktan pestili çıkmış oluyor. Yemeğini genelde gözleri yarı kısılmış olarak yiyor. Yemeğini yedikten sonra da ya odada ya da bahçedeki salıncakta öğle uykusunu uyuyor. Öğle uykuları da uzadı, eğer yüzmüşse ve çok yorulmuşsa mutlaka 3 saat uyuyor.

Öğle uykusundan kalkınca meyve saati. Zaten her meyveye bayılan Deniz için yaz ayları adeta bir cennet. Hangi meyveyi yiyeceğini şaşırıyor. 1697Çilek yerken birden canı erik isteyebiliyor. Güzelce meyvelerini yedikten sonra tekrar dışarı çıkmaya hazırlanılıyor. İstikamet: park. Akşamüstü çocuk parkının en kalabalık olduğu saatler. Genelde bütün çocuklar ya anneanne/babaanneleriyle ya da bakıcılarıyla parkta oluyorlar çünkü hepsi anne/babalarının işten dönüş vapurlarını karşılamadan önce buraya oyalanıyorlar. Benim vapurum da iskeleye yanaşırken Denizler de karşılama komitesinde yerlerini almış oluyorlar. Ben gelince de ya taş atmaya gidiyoruz ya da parka dönüyoruz. Sonra çarşıyı boydan boya geçip ekmeğimizi (şimdilerde sıcacık dumanı tüten pide) ve varsa diğer eksikleri alıp eve dönüyoruz. Akşam yemeğini yedikten sonra yine zamanımızı bahçede geçiriyoruz. Ya salıncakta sallanıyoruz, ya birlikte resim yapıyoruz, ya da Deniz’in kitaplarından 1-2 tane seçip onları okuyoruz. Uyku vakti geldiğinde Deniz zaten uykuya dalmaya hazır oluyor. Dişlerini fırçalayıp odaya geçiyoruz ve 5 dakika içerisinde uykuya dalmış oluyor. Meme emmeyi bıraktıktan sonra neredeyse deliksiz uyumaya başladı. Tabii yine ara ara uyandığı oluyor ama sonrasında hemen uykuya dönebiliyor.

Bu hafta okulların kapanmasıyla tüm komşularımız gelir, ada da iyice şenlenir. Deniz de yavaş yavaş arkadaş çevresini kurmaya başlayınca günleri çok daha keyifli geçecektir. Çocukken adada geçirdiğim yazların tadı hala damağımdayken, galiba Deniz’i biraz kıskanıyorum. Arada sırada birer günlük izinler alıp onunla birlikte adanın tadını çıkartma planlarım da yok değil. Bakalım bu yaz nasıl geçecek ?

1890

Evdeki Minik Pirana – 2 Yaş Sendromu

Deniz parktaki diğer çocukları ısırmaya başladı. Durduk yerde, hiçbir sebep yokken, aylardır tanıdığı, birlikte oyun oynadıkları çocukları ısırıyor. Isırmazsa da elleriyle yüzlerini 366tırmalıyor. İlk başta umursayarak büyütmek istemedim, “aman canım bir seferlik bir şeydir” dedim ama parktan her seferinde bir vukuatla dönmeye başladıkları zaman canım sıkılmaya başladı. En son, en çok sevdiği arkadaşı Derin’in bacağını ısırıp kanattığını öğrenince iyice moralim bozuldu. Evde herhangi bir şiddet örneği gözlemlemediği için bu şekilde davranmayı nereden akıl ettiğini anlamıyordum. Televizyonu da çok kısıtlı vakitlerde ve yalnızca belirli kanallarla izlediği için oradan da görmüş olamazdı.

İşten eve dönünde Deniz’le konuşmaya çalıştım. Derin’in canının çok acıdığını ve ısırdığı için artık onunla oynamak istemediğini söyledim. O sırada anlayıp anlamadığını bilmeden uzun uzun anlatmaya çalıştım. Eğer bir daha herhangi bir arkadaşını ısırırsa veya tırmalarsa parka gidemeyeceğini, hemen eve döneceklerini söyledim. Ertesi gün parka gitmeleri ve dönmeleri arasındaki süre 15 dakika oldu. Daha gider gitmez oradaki başka bir çocuğu yine ısırmış, ablası da ısırdığı için eve döneceklerini söyleyince bağıra çağıra ağlamaya başlamış. Eve geldiklerinde kameradan baktım, hala ağlıyordu.

Serkan’ın yakın arkadaşlarından biri anaokulu öğretmeni. Bu haberin üzerine ben internetten deli gibi bir şeyler bulmaya çalışırken, o da 474onu aramış. Nurdan, Serkan’ı rahatlattıktan sonra içine sinmemiş bir de beni aradı. “Minecim, bu kadar panik yapacak bir şey yok. Deniz çok açık bir şekilde 2 yaş sendromuna girmiş. Niye benim çocuğum başkalarını ısırıyor da başka çocuklar da böyle diye de düşünme; ya iki ay önce böyleydiler, ya da 2 ay sonra böyle olacaklar. Her çocuk mutlaka bu evreden geçiyor, inatlaşmamaya çalışmanız lazım” dedi. Bütün bunları söylemesine rağmen sesimdeki çaresizliği fark etmiş olacak ki ertesi akşamüstü iş çıkışında parkta buluşmaya karar verdik.

Daha Deniz’le 5 dakika geçirdikten sonra hemen “Sadece hala konuşamadığı ve dolayısıyla derdini size anlatamadığı için hırçın bu çocuk. Başka hiçbir şeyi yok, hiç kafanıza takmayın lütfen” dedi. Gerçekten de Deniz neden olduğunu anlamadığımız bir şekilde hala konuşmuyordu. Evet bir sürü kelimeyi söyleyebiliyordu ama derdini anlatamıyordu. Şimdiye kadar bunu hiç kafama takmamıştım ama artık bu şekilde arkadaşlarına zarar vermeye başladığı için ipleri ele almaya karar verdim. Şimdiye kadar Deniz’in el işaretleriyle veya ııh-ııııh diye göstererek anlatmaya çalıştığı her şeyi anlıyor ve ihtiyacına bekletmeden karşılık veriyordum. 568Önce buna bir son verdim. İstediği şeyi anladığım zaman mutlaka kelimeyi söylemesi için bekledim. Örneğin biberonunu göstererek ıh-ıh diyorsa ve susadığını anladıysam ona inatla “su” dedirtene kadar 3-4 dakika bekledim. Her seferinde ilgili kelimeyi tamamen doğru söylemese de en azından çabaladığı zaman onu anladığımı gösterdim. Bu arada 4 günlük 19 Mayıs tatilini fırsat bilerek pılımızı pırtımızı toplayarak adadaki eve taşındık. 4 günlük tatilde kalabalık bir şekilde bütün aile evdeyken Deniz birden konuşmaya ve derdini anlatabilir olmaya başladı. O konuştukça biz alkışladık ve çok keyif aldığımızı gösterdik. Bu takdir onun da hoşuna gidince söylediğimiz kelimeleri tekrar etmeye de başladı. Adaya taşınmamızla bütün arkadaş çevresi, günlük düzenleri ve parkı da değişince ısırma problemimiz de kendiliğinden yok olmuş oldu. Sanırım geç konuştuğu için olsa gerek, konuşması günden güne hızla ilerliyor. İlerledikçe de gerçekten hırçınlığı azalmaya başladı. Evet hala 2 yaş sendromunun semptomlarını gösteriyor: inanılmaz inatçı, sadece kendi dediği olsun istiyor, her şeye önce bir “hayır” ile başlıyor; ama en azından etrafındaki diğer çocuklara zarar vermiyor. En çok Deniz parka girdiğinde diğer çocukların sağa sola kaçıştığını duyunca çok üzülmüştüm; o yüzden ben sendromun bu versiyonuna razıyım. Onun sayesinde biz de ailecek daha sabırlı olmayı ve günlerimizi onun istediği şekilde geçirmeyi öğreniyoruz. Onun “hayır” demeleriyle inatlaşmadıktan sonra onunla olan ilişkimiz de zarar görmüyor, çift taraflı keyif alıyoruz. Parka kısa yoldan 2 dakikada gitmiyoruz belki ama onun istediği yollardan yarım saatte giderken çok eğleniyoruz.420