Emzirme Maceramızın Sonu – 22 Aylık Maraton

Annem beni sadece 3 ay, kardeşimi de 6 ay emzirebilmiş. Sonrasında sütü gelmediği için mamalarla devam etmişiz. Ailedeki en uzun süre emzirme rekoruna sahip olan teyzem de 9 ay emzirmiş olduğu için benim de emzirmeye dair büyük umutlarım yoktu. Anne sütünün 2 yaşına kadar verilmesi gerektiğini bilsem de o kadar emzirebileceğimi sanmıyordum.

Hamileyken okuduğum kitaplardaki emzirme bölümlerini okudukça iyice korkmaya başlamıştım. Emzirmek bayağı teknik bir işti ve hem anne hem de bebek tarafından öğrenilmesi gerekiyordu. Bu süreçte göğüs uçlarımın da yara olmasından ödüm kopuyordu. Bloglar arasında dolanırken Socialmom‘ın bloğunda hamileliğinin son aylarında Lansinoh göğüs ucu kremi kullandığını okudum ve ben de hemen alıp 8. ayın sonlarına doğru kullanmaya başladım.

Doğumdan sonra odaya geldiğimizde hemşireler hemen nasıl emzireceğimi gösterdiler ve Deniz de hiçbir eğitime ihtiyacı olmadığını kanıtlarcasına cok cok cok emmeye başladı. Ancak benim eğitime ihtiyacım şarttı. Deniz’in meme ucunu tam olarak kavramasını her seferinde sağlıyamıyordum ve bu yüzden de o emerken canım çok acıyordu. 1593.2İkinci gün olduğunda çoktan göğüslerimden bir tanesi yara olmuştu bile ve Deniz memeyi alırken çok canım acıyordu. Acıdan hüngür hüngür ağladığımı biliyorum. İlk bir ay gerçekten çok zorlandım. Deniz sık sık emdiği için yaralar iyileşmeye fırsat bulamıyor ve daha da ciddileşiyordu. En sonunda doktorumuzla da konuşup sıkı bir internet araştırması yaptım. Doktorumuz yaraya coresatin pediatrik krem sürmemi ancak emzirmeden önce mutlaka göğüslerimi yıkamamı söyledi. Deniz o kadar sık meme emmek istiyordu ki ben gündüzleri sürmek ve sonrasında sürekli yıkamak istemedim. Memesiz geçirdiği en uzun süre geceleri 3 saat olduğu için onu yatırdıktan sonra sürüyor ve gece uyandığında yıkayıp öyle emziriyordum. Coresatin gerçekten de çok iyi geldi ve yaralar 2-3 güne tamamen iyileşti. Sonrasında tekrar yara olmasını engellemek için emzirdikten sonra göğüslerimi hemen kapatmak yerine 3-5 dakika açık bırakıp havalandırmaya başladım. Havalandırdıktan sonra Lansinoh sürüp göğüs pedleriyle kapatıyordum. Bu şekilde bir daha yara olmasını engellemiş oldum. Zaten ilk ayı da atlattıktan sonra emzirmek artık daha kolay olmaya başladı ve göğüslerim de emzirmeye alıştığı için canımın yanması tamamen geçti.

İlk başlarda çok ağlamasından dolayı etrafımdaki istisnasız herkesin “sütün yetmiyor galba, mama verelim çocuğa, yazık” demelerine hiç kulak asmadım. “Her annenin sütü kendi bebeğine yeter, doğanın kanunu bu” lafını kendime motto yaptım ve sürekli emzirdim. İlk ay kontrolünden itibaren de Deniz’in kilo alması normalin de bir tık üzerinde gittiği için o sesler yavaş yavaş kayboldu.

Deniz 1 yaşına gelince, o seslerin benzerleri tekrar türedi. “Tamam artık 1 sene emzirdin, yeter”, “bundan sonra faydası da yok zaten”, “kocaman oldu artık emzirmesen de olur” gibi cümleler gelmeye başladı. Ben yine bunların hiçbirini dinlemedim. Ama bir yandan da herhalde artık yavaş yavaş biter diye düşünmüyor değildim. Deniz 15 aylıkken gideceğimiz New York seyahatini düşünüyor ve uçakta emzirmezsem o yol nasıl geçer diye düşündüğüm için en az o döneme kadar emziririm diye düşünüyorum (ki bu konuda çok haklıymışım. O kadar uzun süren bir uçuşta meme emmeyen bebeler sürekli ağlarken, Deniz hep meme emdiği için gıkı çıkmadı).

New York’tan döndüğümüz zamansa önümüzde kış vardı ve hastalanırsa anne sütüyle daha rahat atlatacağımızı düşünerek yine erteledim. Zaten bu süreçte de ben emzirmekten epey keyif aldığımı fark etmiştim. Deniz de memeye çok düşkün olduğu için iyi bir ikili olmuştuk. Böylece kesin iki yaşına kadar emziririm diye düşünmeye başlamıştım.

Ancak ne düşündüysem hep tersi oldu. Departman değiştirmemle birlikte iş tempom birden yoğunlaştı ve yıl sonuna kadar her ay evden bir hafta uzak kalacağım ortaya çıktı. Ben evden uzak olduğum zaman Deniz deli gibi eve dönüşümü beklediği için ona bakanlara çok zor olmaya başlamıştı. Memelere kavuştuğu zaman mutluluktan kendinden geçercesine emiyordu. Bu seferki ayrılık 1 hafta olacağı için daha da zor olacaktı. Ben de bu vesileyle emzirmeyi bırakmaya karar verdim. Etrafımdaki sesler tabii ki çok destekleyici oldular. Sadece Serkan “neden bırakıyorsun ya? üzme kızımı, boşver, emzirmeye devam et” dedi.

Geçen hafta Pazar günü Deniz’i bol bol emzirdim. Ne zaman istese ikiletmeden hemen verdim. Gece boyunca da aramızda uyurken bol bol emdi. Sonra sabah erkenden kalkıp eğitimin olacağı otele gittim. Göğüslerimin şişme ihtimaline karşı da yanıma süt sağma aletimi almıştım. Çarşamba akşamüstü olduğunda sağma ihtiyacı hissettim ve 120cc süt sağınca “eyvah” dedim. Süt bitene kadar uzunca bir süre sağmam gerekeceğini düşündüm. Ancak o günden sonra bir daha sağmam gerekmedi. Eğitim bitip de eve geldiğimde Deniz uyuyordu. Ben ne olur ne olmaz diyerek meme uçlarımı yara bandıyla kapattım.

Deniz uyandığı zaman beni görünce mutluluktan havalara uçtu. Sonra hemen “memmmeee” dedi. Ben oyalayıp dikkatini başka yere çekmeye çalışsam da başarılı olamadım. “Annecim memede süt bitti artık, senin için inekler süt getirmiş, onu içelim mi ?” dedim. Çok net bir “hayır” cevabı aldım. Üstümdeki bluzu çekiştirmeye başlayınca, “tamam gel de göstereyim” dedim. Koltuğa oturduk, yara bandıyla kapandığı için gözükmeyen meme uçlarımı göremeyince bir mavi ekran verdi. Anlamadı. “Annecim bak artık bende süt kalmadı. O yüzden artık meme yok. İneklerin getirdiği sütten içelim mi?” dedim tekrar. Bu sefer kafasını salladı. Gittik, mutfakta biraz süt içtik. Devamında baktım zor geçicek, hemen çantalarımızı topladık ve kendimizi Yeşilköy’den kalkan ada motoruna attık. Adada haftasonu lay lay lom geçince ben de “aaa ne kadar kolay oldu” diye düşündüm. Ne kadar da yanılmışım. Pazar akşamı eve gelip Deniz’i uyuttuk. Saat başı uyandı. Hep meme diye ağladı. Bir türlü derin uyuyamadı. Gece 2’de “mööö” diyerek inek sütü istediğini söyledi, kalktık mutfağa gidip süt içtik. Hem kendi çok yoruldu hem de biz perişan olduk. Pazartesi gecesi nispeten kolay geçti. Bir iki kere mızıldandı ama uyumaya devam etti. Salı gecesiyse 4’te çat diye uyandı ve yine meme istedi. Sonrasında 6’ya kadar da uyuyamadı. Dün gece işten çok geç döndüğüm için odasında ablasıyla uyudu. Gece hiç uyanmamış. Şimdi dört gözle bu gecenin nasıl geçeceğini bekliyorum. Tabii ofiste de zombi gibi dolaşıyorum. Uykusuzluktan ölmek üzereyim. Ama eminim bu günler de geçecek. Deniz’in uyku düzeni de kendine gelecek. O yüzden çok da umursamıyorum. Geriye dönüp baktığımda da iyi ki bu kadar uzun süre emzirebilmişim diyorum. Evet ilk aylar çok çok zordu, evet bütün bu süre boyunca sürekli yediğine içtiğine dikkat etmek çin işkencesi gibiydi, evet doya doya rakı içmeyi çok özlemiştim; ama yine de bütün o zorluklara değdi. Başından sonuna kadar Deniz’i emzirmekten çok keyif aldım. Aile içerisinde de kimsenin inanamadığı bir rekora imza atmış oldum. Umarım bir gün olursa ikinci çocuğumuzu da bu kadar çok emzirebilirim.

Kız Kıza Haftasonu Kaçamağı: Napoli – 2.Bölüm

Trenden indikten sonra bir 50 metre yürüyünce Pompei’nin girişine geldik. Kişi başı 11€ verdikten sonra içeri girdik ve kapıda fotoğrafını çektiğimiz haritanın da yardımıyla şehrin sokaklarında avare avare yürümeye başladık. Yaklaşık 2 saat hiç sıkılmadan dolaştık. O dönemdeki insanların lavlarla zamanda dondurulmuş olan evlerine, sokaklarına ve hamamlarına bakarken tüylerimiz diken diken oldu. Şehirden çıktığımızda kurt gibi acıkmıştık ve gerçekten de etraftaki cafe’lerin hepsi fazla turistikti. Bir süpermarketten içeceklerimizi aldıktan sonra önündeki masalara oturup ayaklarımızı da uzatarak sandviçlerimizi yedik. Hatıra eşyaları satan bir stanttan Pompei magnetlerimizi alıp, Pompei dönemindeki askerlerin savaş maskeleriyle fotoğrafımızı da çektirip hemen bir sonraki trenle şehre döndük. Piazza Garibaldi’ye geldiğimizde bu sefer otelimize doğru değil de, Corso Umberto I caddesi üzerinden sahil tarafında doğru yürümeye başladık. Pazar günü olmasına rağmen birçok mağazanın ve hatta süpermarketlerin açık olduğunu görünce de sevindik. Ufak tefek alışverişler yapa yapa güzel bir meydana kadar yürüdük ve orada oturup bir kahve molası verdik. Orada otururken, makarna kızartmasıyla meşhur olan ve çok gitmek istediğimiz bir lokanta olan Di Matteo‘nun Pazar günleri öğlen 3’e kadar servis verdiğini okuduk. Saatin de 2 olduğunu fark etmemizle hesabı ödeyip koşar adımlarla tekrar kendi mahallemize dönmemiz bir oldu. Apar topar boş bulduğumuz bir masaya oturduk ve hemen siparişlerimizi verdik. 2’şer makarna kızartması ve 1’er kızarmış pizza yedik. Yemek ve biralarımız bittiğinde hem mutluluktan hem de patlamak üzere olduğumuzdan yerimizden zor kalktık. Restoranın karşısındaki hediyelik eşyalar satan dükkanlardan biraz da Napoli ile ilgili hediyeler aldıktan sonra 50 metre ötedeki otelimize gidip bütün torbalarımızdan kurtulduk. Çok fazla vakit kaybetmeden tekrar kendimizi sokaklara attık ve 1180Toledo ve Quartieri Spagnoli diye geçen İspanyol mahallesine doğru yürümeye başladık. Via Toledo üzerindeki pazar günü cıvıltısını görünce gözlerimize inanamadık. Orada da bir kahve molası verdikten sonra rotamızı sahil tarafına çevirdik. Ancak hava kararmaya başladığı için ve o taraflar da çok tekin durmadığı için yolu çok uzatmadan tekrar şehrin içerisine döndük ve kürkçü dükkanımız olan Via dei Tribunali’ye geldik. Bu sefer bir değişiklik yapalım dedik ve pizza yerine lokal bir restoran olan Trattoria la Campagnola‘ya oturduk. O akşam yediğim kabak çiçeği kızartmasının tadını ömrüm boyunca unutabileceğimi sanmıyorum. Sabahın kör saatinden beri hiç durmadan yürüdüğümüz için çok yorulmuştuk o yüzden 2.şişe şarabımızı yanımıza alıp otele döndük ve o akşam odada takıldık.

Pazartesi sabahı uyandığımızda tatilin bitmiş olduğuna inanamıyorduk. Otelden check-out yaparak çıktık ve valizlerimizi lobiye bıraktık. Yine lokal bir barda kahve ve croissant’dan oluşan kahvaltımızı ettikten sonra metroya binerek tepedeki zengin Vomero mahallesine gittik. Bu mahalledeki mükemmel Napoli manzarasına hayran olduk. Çok güzel balkonlu ve iç avlulu evler gördük. Şansımıza ilk akşamki yağmur da gitmiş yerini güneş ve masmavi bir gökyüzüne bırakmıştı. Güneşin altında denize karşı bulduğumuz her bankta oturup bir mola verdik. Yürüye yürüye sokaklardan aşağı doğru giderken manzaraya karşı yaşlı bir amcanın işlettiği 1235yine lokal bir bar bulduk. Saatin sabah 11 olmasına aldırmayıp birer prosecco sipariş ettik. Sımsıcak güneşin altında masmavi denize karşı birkaç kez “birer tane daha” dedik. O mükemmel masadan kalktığımızda hızlı bir öğlen yemeği ve valizlerimizi almak için ancak vaktimiz kalmıştı. Koşa koşa trene bindik ve merkeze gidip kendimizi Gino Il Sorbillo’ya attık. Pazartesi öğlen olmasına rağmen yine sıra vardı ama nispeten daha hızlı bir şekilde – kapıda çalışan çocuğun bizi tanımasının da yardımıyla – bir masaya oturabildik. Prosecco’ya devam edip birer pizzayı hızlıca midemize indirdikten sonra hızlıca otele dönüp valizlerimizi aldık ve yürüyerek Piazza Garibaldi’ye döndük. Alibus gişesinden biletlerimizi 3’er euroya alıp otobüsümüze bindik.

Uçağımız İstanbul’un tepesindeki trafikten dolayı biraz rötarlı bir şekilde saat 9.30’da indi. Deniz beni çok özlediği için annemler uyutmayıp “anne gelecek” diyerek bekletmişler ve Flight Radar sitesinden de uçağı izletip nasıl yaklaştığımı göstermişler. Sadece kabin bagajıyla seyahat ettiğimiz için havaalanından hızlıca çıkabildik. Deniz’i 48 saatten fazladır emzirmediğim için belki de artık emmek istemez diye düşünüyordum ancak beni daha kapıda görür görmez 2. kelimesi “memmmeee” oldu. Mutluluktan üzerime tırmandığı zaman korkunç bir vicdan azabı ve suçluluk hissettim ama, yine olsa yine yaparım, çünkü kendimle iki güncük bile baş başa kalabilmem bana çok ama çok iyi geldi. Resmen kendime geldim. Çocuğu babaya (daha doğrusu çocuk ve babayı anneanneye) bırakıp ara sıra böyle kaçamaklar yapmak şartmış. Napoli’de de çok güzel yaşanırmış.1234

 

1.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/04/16/kiz-kiza-haftasonu-kacamagi-napoli/

Kız Kıza Haftasonu Kaçamağı: Napoli – 1.Bölüm

1141Türk Hava Yolları’nın promosyonları sağolsun, taa Ekim ayında Pınar’la birlikte Napoli bileti almıştık. O zamanlar Deniz’i iki gece rahatça bırakabileceğimi düşünmüştüm. Sonuçta artık 20 aylık olmuş olacaktı. Hala emziriyor olacağımı da düşünmüyordum. Ama uçak günü gelip çatınca ve hala da emziriyor olunca, o iki gecenin nasıl geçeceğini kara kara düşünür oldum.

Gidişi cumartesi öğlen saatine aldığımız için sabahtan Deniz’le bol bol vakit geçirebildim. Öğlene doğru anneannesine gidip biraz oturduktan sonra onu karşıma aldım ve “Deniz, ben iki günlüğüne İtalya’ya, arkadaşımla tatile gidiyorum. Sen anneannenlerde kal ve onları hiç üzme tamam mı ?” dedim. Deniz “Hayııı, anniii, hayııı” diyerek başladı ağlamaya. Onu arkamda öyle ağlayarak bırakıp çıkınca ben de eve ağlaya ağlaya gittim. Neyse ki Pınar programını düzgün yapamayıp 4 saat önceden havaalanına gelmiş. Böylece ben de evde çok oyalanmayıp hemen giyinip çıktım. Ben evden çıktıktan sonra dayısı uyanmış. Dayısını gören Deniz de zaten beni unutmuş ve gülücükler atmaya başlamış. Hem bu haberi aldığım için hem de havalanında dış hatlar gidişe ayak bastığım için  ruh halim 180 derece değişti. Türk Telekom’un lounge’unda oyalanıp kahvelerimizi içtikten sonra uçağın olduğu kapıya gittik.

Napoli havaalanına indiğimizde çoktan çakırkeyif olmuştuk. O kadar uzun zamandır kız arkadaşlarımla baş başa kalamıyorum ve kalsam da hep çocuktan bahsediyormuşum ki, çocuk dışı konuşacak şeyler dağ gibi birikmiş. 1082Konuştukta konu konuyu açtı, sürekli hosteslerden “affedersiniz bir şarap daha alabilir miyiz?” diye diye 2 saatlik uçuşta sarhoş olmayı da başardık. Napoli havaalanına indiğimizde hava hala aydınlıktı. Merkeze gitmek için havaalanının hemen önünden kalkan Alibus’lara bindik. Eğer biletleri alanın içinden alırsak 3€ tutacakmış ancak biz üşendik ve otobüsün içinden 4€’ya aldık. Yaklaşık 20-25 dakika sonra Stazione di Napoli Centrale’nin de bulunduğu Piazza Garibaldi’de indik. Meydandan Via dei Tribunali üzerindeki otelimize yürümemiz bir 15 dakika kadar sürdü. Booking’den otelimizi ayarlarken çok farkına varamamışız ama aslında Napoli’nin en merkezi sokağındaki bir oteli bulmuşuz. Fiyat olarak da çok uygundu o yüzden çok ama çok memnun kaldık.

İlk akşam çantalarımızı odaya attığımız gibi çıktık ve otele 5 dakikalık yürüme mesafesinde olan Gino Il Sorbillo isimli 1231meşhur pizzacıya gittik. Erken bir saatte gitmiş olmamıza rağmen kapısında korkunç bir kalabalıkla karşılaştık. İsmimizi sıraya yazdırdıktan sonra, restoranın yan kapı komşusu olan Enoteca’nın önüne geçtik. Enoteca italyancada şarap satan dükkan demek. Bu enoteca da akşam dükkanın önüne bir bar tezgahı kapatıp her çeşit şarabı sırada bekleyenlere ve sokakta yürüyenlere satıyordu. İki kadeh şaraba 4 euro verdik ve sokağı izleyerek beklemeye başladık. Italyan çalışanların ismimizi okuduğunda bizi çağırdıklarını anlayacağımızı düşünmediğimiz için de 15 dakikada bir gidip adamları darlayarak, sırada bize kaç kişi kaldığını öğrenmeye çalıştık. Bir buçuk saatlik bir bekleme süresinden sonra en sonunda lokantaya girebildik. Camın önündeki bar masası gibi olan yüksek sandalyeli bir masaya oturduk ve pizzalarımızı sipariş ettikten sonra camın önünden geçenleri izlemeye başladık. Çok düşük beklentilerle gittiğimiz Napoli’ye çoktan aşık olmuştuk.

Lokantadan çıktığımızda yağan sağanak yağmura aldırmadan Via dei Tribunali üzerinde yürümeye başladık. Sokakta tanıştığımız italyanlara bar önermelerini rica ettik ve hatta onlarla birlikte birkaç bar gezdik. Yağmura ve yorgunluğa çok fazla dayanamadan 1’e doğru otelimize döndük.

Pazar sabahı uyandığımızda, İtalya’da bir pazar günü her yerin kesinlikle kapalı olacağını düşünerek uyandığımız için beklentilerimiz yine 0’ın altındaydı. Hazırlanıp çıktıktan sonra otelin hemen karşı köşesindeki bara oturup birer espresso ve croissant’la hızlıca kahvaltımızı yaptık. Kahvaltıdan sonra güzel Napoli sokaklarında yürüye yürüye istasyona gittik ve Pompei için gidiş dönüş biletlerimizi aldık. Napoli’den Pompei’ye gitmenin en kolay yolu Napoli’nin bölgesel trenleri olan Circumvesuviana trenleri. Biletimizi aldıktan sonra biraz vaktimiz olduğunu fark ettik ve gardaki bir cafe’de birer cappuccino içtik. Bir önceki akşam tanıştığımız arkadaşlarımızın da önerisiyle oradan yanımıza birer tane de sandviç aldık. Dur kalk bütün köy ve kasabalara uğrayan trenle yarım saat içerisinde Pompei’ye varmıştık. Hemen bir sonraki durak olan Sorrento’da da aklımız kalmadı değil ama onu daha sonraki bir yaz tatiline saklamaya karar verdik.

Devamı için: http://www.minomu.com/2016/04/17/kiz-kiza-haftasonu-kacamagi-napoli-2-bolum/