Muhteşem 10. Yıl Haftasonu – Sebepsiz Yüksek Ateş

25 Ocak Serkan’la 10. yıldönümümüzdü. O yüzden aylar öncesinden 23-24 Ocak hafta sonu için The House Galatasaray‘a rezervasyon yaptırmıştık. Cumartesi sabahı erkenden çıkıp Çukurcuma’ya gidecektik. Güzel bir kahvaltı edip, sokaklarında dolaşıp biraz antikacıları gezdikten sonra otele giriş yapacaktık. Deniz’i de bu vesileyle ilk defa anneannesi ve dedesine bırakacaktık. Daha önce gece çıktığımız zaman geç döndüğümüz için bizi görmediği olmuştu ama ilk defa evinden başka bir yerde uyuyacaktı.

Cuma gecesi her şeyi hazırlayıp yattık. Gece 1’de Deniz beni yanağımı okşayarak uyandırdığında cayır cayır yandığını fark ettim. Hemen ateşini ölçtüm ve 39’u görünce ödüm koptu. Pijamalarını çıkarttım ve yalnızca fanilasıyla kaldı. IMG_3394Tuvalete götürüp lazımlığa oturttum, ben de yanına oturdum. El içleri ve ayaklarının altı da çok sıcaktı. Çıplak ayakla banyo fayansına basınca biraz ferahlamış oldu. Bu sırada kaka ve çişini de yaptı. Poposunu temizleyip odasına gittik. Birkaç oyuncak alıp koridora çıktık ve yerde oynamaya başladık. Bir süre sonra tekrar ateşini ölçtüm, hala hiçbir azalma olmadığını görünce bir ölçek ateş düşürücü verdim. Biraz mutfağıyla, biraz da legolarıyla oynadık. Saat de bu sırada 2 buçuk olmuştu. Onu uyutup ben biraz kitap okuyarak vakit geçirdim. Ateşinin düştüğünden emin olduktan sonra ben de yattım. Sabah 7’de yine beni uyandırdı. Baktığımda yine çok ateşi olduğunu gördüm. Hemen ölçtük: yine 39 ! Bu sefer hiç beklemeden bir ölçek ateş düşürücü verdim. Yatakta oyalanıp keyif yaptık ve meme emdi. Saat 8’de ateşinin sadece 38’e düştüğünü görünce kalkıp toparlandık ve hastaneye gittik. Normalde randevumuz yoktu ancak ara randevu istediğimizi söyleyip beklemeye başladık. Sabah çok erken gitmiş olduğumu için henüz yoğunlaşmamıştı. Bir an önce doktoru görebildik. Doktor Deniz’i iyice muayene etti ancak kesin bir şey bulamadı. Zaten Deniz’de ne bir öksürme ne bir tıksırma ne burun tıkanıklığı ne de keyif kaçıklığı olmadığı için Serkan da önemli bir şey yoktur diye düşünüyordu. Sadece ateş düşürücüye dirençli yüksek ateş vardı. Laboratuvara gidip grip için burun testi yaptırdık. Bir yaşındaki kan verme hatırasını hala hatırlayan Deniz daha laboratuvara girer girmez alt dudağını düşürdü. Neyse ki burun testi çok hızlı ve kolay olduğu için (kulak çubuğuna benzer ufak bir burnuna sokup çıkartıyorlar ve sümükten örnek alıyorlar) hızlıca çıktık. 20 dakika sonra test sonuçlanmıştı: Negatif. Doktor bunun üzerine diğer seçenekleri de elemek için kan ve idrar testi yaptırabileceğimizi söyledi ama biz kan testini hiç istemedik. Deniz’in kan vermesi onun için o kadar travmatik bir şey oluyor ki ateşten başka hiçbir belirti yokken onu o kadar üzmek istemedik. Doktor da “o halde iki gün izleyelim, eğer devam ederse Pazartesi tekrar bakalım” dedi. Ne olur ne olmaz diye evdekinden daha kuvvetli bir ateş düşürücü de yazdı. İlacı alıp annemlere gittik. Ben otele gitmeyelim bari dedim ama rezervasyonu iptal etmek için çok geçti ve dolayısıyla parayı kredi kartından çekeceklerdi. Annem içlerine sinmeyen bir durum olursa hemen arayacaklarına söz verdi ve bizi gönderdi. Biz tabi hayal ettiğimizin çok uzağında bir haftasonu geçirmiş olduk. Aklımız hep Deniz’de, gözlerimiz telefonlarımızdaydı. Sürekli annemlerden haber bekliyorduk. Deniz’in ateşi hep ilaçla düşüyor, ilacın etkisi geçince tekrar yükseliyordu.

IMG_3413Yine de otele gitmek havamızı değiştirmiş oldu. Odaya ikram olarak bırakılmış olan şampanyayı içip bir de çift masajı yaptırdıktan sonra bir önceki gecenin de yorgunluğuyla akşam yemeğine kadar uyuduk. Akşam yemeği için Cihangir’deki Aliye Meyhane‘ye gittik. Mükemmel lezzetli bir akşam yemeği yedik. Kar da yağdığı için çok güzel bir manzaramız vardı. Deniz’in gece uyumadan önce ateşinin yine 39’a çıktığını öğrenince biraz moralimiz bozuldu ama hem anneanne ve dedesiyle olduğunu bildiğimiz için hem de artık rakı etkisini iyice gösterdiği için çok kafamıza takmadık.

Ertesi gün kahvaltıdan sonra geç check-out yapmak için otelle önceden konuşmuştuk. Otelden çıktıktan sonra da Çiçek Pasajı’ndan turşu, Vefa’dan boza alışverişi gibi planlarımız vardı ama Deniz’in gece hiç uyumadığını ve ateşinin de ilacın etkisi geçer geçmez tekrar 39’a çıktığını öğrenince içimize sinmedi. Hızlıca kahvaltımızı edip (otelin kahvaltısı çooook güzeldi), bir taksiye atladığımız gibi – Vefa Bozacısı‘na uğrayıp bozamızı alarak – erkenden eve döndük.

Deniz bizi görünce mutluluktan havalara uçtu. Biz gittiğimizde ateşi 37.5’a düşmüştü. Annemler sabah ilaç da vermemişler. Öğlen yemeğinden sonra ben yine bir ölçek ateş düşürücü verdim ve Deniz saat 2’de uyudu. Saat 6’ya kadar mışıl mışıl uyuyunca içimiz ferahladı. Ben de küçükken hastalandığımda eğer uzun uyursam annem iyileştiğim için rahatlarmış. Deniz de iyice dinlenmiş uyandı. Sonrasında pek iştahı yoktu, akşam yemeğini çok severek yemedi ve akşam dokuzda tekrar uyumuştu. Akşam yatmadan önce ateşi yine 37.5’tu ama artık ilaç vermedik. Sabah kalktığında da bir şeyi kalmamıştı. 2 yaşında gelmesi gereken büyük azı dişleri erken mi gelmeye kalktı, yoksa üşütmüş müydü hala bilmiyoruz ama ateşi düşüp hayat normale döndüğü için hepimiz çok rahatladık. IMG_3444IMG_3447

15 Aylık Bebekle New York City Tatili – 4. Bölüm

27.09.15 Amerika 160

Perşembe sabahı kalktığımızda yine sadece Deniz’e kahvaltı ettirdik ve biz karnımız aç yollara düştük. Kahvaltı için Ace Hotel‘in altındaki The Breslin‘e gittik. Bize parmaklarımızı yedirten ancak tıka basa doyurmayan bir kahvaltı ettikten sonra hiç vakit kaybetmeden çıkıp Chinatown’a gittik. Gitmemizle nefret ettiğimizi anlamamız arasında geçen süre: 1 saniye. Yine de onca sevenin bir bildiği vardır diye öğle yemeği saatine kadar sokaklarında dolaştık. Hatta anahtarlık, vb. birçok hediyelik eşyayı da oradan ucuza almış olduk. Kahvaltıdaki küçük porsiyonlar sayesinde acıkmamız da çok gecikmedi ve Thanh Hoai adındaki bir Vietnam lokantasına girdik. Orada gerçekten çok lezzetli yemekler yedik. Deniz’e de erişte çorbası yedirdik. Ellerini daldıra daldıra yedi. Yemekten sonra Columbus Park’a gidip hayatımızın şokunu yaşadık. Yaşlı çekik nüfus adeta kendi ülkelerinde, kendi mahallelerindeymiş gibi müzik yapıyorlar, kart oynuyorlar ve banklarda oturuyorlar. Ağzımız açık bir şekilde biraz inceledikten sonra koşarak uzaklaştık ve kendimizi Soho’ya attık. Mercer Street üzerindeki Georgetown Cupcake‘ten birer cupcake aldık ve ba-yıl-dık. Gerçekten yediğim en lezzetli cupcake’leri orada yemiş olabilirim. Sokaklarda avare avare dolaşarak Washington Square Park’a kadar yürüdük. Daha parkın girişinde müzik yapan bir adamı dinlerken Deniz uyuya kaldı. Üniversitelerin tam açılma dönemi olduğu için ve de Washington Square Park New York State University’nin dibinde olduğu için parkta inanılmaz bir genç popülasyonu vardı. Bu yüzden de etraf cıvıl cıvıldı. 27.09.15 Amerika 479Parktan çıktıktan sonra yine sokaklarda dolaşa dolaşa Christoper Street’e kadar yürüdük ve oradan PATH’e binerek Hoboken’a geri döndük. Evde biraz dinlenip Merve’yi bekledik. Merve geldikten sonra Deniz’in yemeğini de yanımıza alarak, Church Square Park’ın yanındaki Onieals Hoboken isimli restorana gittik. Deniz’in yemeğini ısıtmalarını istediğimizde ilk etapta bir mavi ekran vermiş olsalar da sonrasında sağ olsunlar yardımcı oldular. Orada da çok keyifli bir akşam geçirmiş olduk. Deniz doyduktan sonra mama sandalyesinde sıkılınca onu sırayla parka götürdük ki masada kalanlar biralarını bitirebilsin. Sonra da yürüye yürüye eve döndük.

Cuma sabahı kalktığımızda artık son günümüz olduğunun bilincinde ve bu yüzden de biraz hüzünlüydük. Hızlıca kahvaltımızı edip toparlanıp kendimizi PATH’e attık. Her zaman gittiğimiz Christopher Street yerine bu sefer World Trade Center istikametine bindik ve tek durakta eskiden ikiz kulelerin yükseldiği alana gelmiş olduk. Eskiden kulelerin bulunduğu yerlere yapılmış olan sonsuzluk havuzlarının oraya geldiğimizde etrafta onca turist görmek bana biraz rahatsızlık verdi. 3000’e yakın kişinin öldüğü bir yerin bu kadar turistikleşmiş olması çok garip değil mi? Havuzların ordan ayrılıp Broadway’e doğru yürüdük. Wall Street’i de arşınladıktan sonra meşhur boğa heykeline gittik. Zengin olma hayalleriyle boğa ile birlikte fotoğraf çektirdik ve oradan South Ferry Station’a indik. Staten Island’a giden ilk vapura kendimizi atıp, Özgürlük Heykeli’ni görecek şekilde dışarı oturduk. Staten Island’a giden vapurlar yarım saatte bir kalkıyor ve aşağı yukarı 25 dakika sürüyor. Bizim Özgürlük Heykeli’ne tırmanmak için özel bir isteğimiz olmadığı için bu tercihimizden çok memnun kaldık. Toplamda yaklaşık 1 saat süren bir vapur gezintisiyle Staten Island’a gidip dönmüş, Özgürlük Heykeli’ni ve Manhattan’ı uzaktan görmüş olduk. Ama heykele özellikle gidip görmek isteniyorsa Liberty Island’a giden vapurlara binmek gerekiyor. Vapurdan Financial District’te indikten sonra metroya binerek kendimizi Little Italy’e attık ve oraya da bayıldık. 27.09.15 Amerika 576Hava da şansımıza yine güneşli olduğu için sokaklarında ileri geri yürüyerek keyif yaptık.
Öğlen yemeği için NYC’nin en eski pizzacısı olan Lombardi’s Pizza‘yı tercih ettik. Mama sandalyesi yoktu o yüzden Deniz benim kucağımda yemek yedi. Bu açıdan biraz rahatsızdı. Bir pizzayı üçümüz paylaştık. Gerçekten de çok lezzetliydi. Birer kadeh de şarap keyfi yaptıktan sonra Nolita (North of Little Italy) sokaklarında dolanmaya devam ettik. Deniz’i öğle uykusuna yatırdığımızda saat 14.30 olmuştu. Koşa koşa kendimizi Soho’daki Apple Store’a attık. Iphone 6S’in çıktığı ilk gün bizim son günümüze denk gelmişti. Saat de neredeyse üç olmuş olmasına rağmen yine de inanılmaz bir kuyruk vardı. Sıraya girdik ve beklemeye başladık. Yaklaşık 45 dakika içerisinde sıra bize gelmişti ancak benim almak istediğim pembe telefonlar da tükenmişti. Hızlıca bir siyah Serkan’a bir de beyaz bana aldıktan sonra tekrar kendimizi sokağa attık. Soho’da biraz alışveriş yapıp, yürüye yürüye Christoper Street’teki PATH istasyonuna yürüdük. Son defa PATH’e binerek Merve’nin evine döndük. Tatil boyunca aldıklarımızı yerleştirmeye kalktığımda tabii ki sığdıramadım. O yüzden bütün valizleri en baştan boşalttık ve Serkan tekrar yerleştirmek zorunda kaldı. Merve son gecemiz olduğu için bize güzel bir peynir tabağı hazırladı. Peynir ve meyve yiyip şaraplarımızı yudumlayarak bir yandan valiz toplayıp bir yandan sohbet ettik.

Cumartesi sabahı erkenden kalkıp son defa kahvaltı soframızı kurduk. Güzelce bir kahvaltı ettikten sonra Merve taksi çağırdı ve yavaş yavaş aşağı indik. New Jersey’li zenci bir kadın şöför geldi. Çenesi o kadar düşüktü ki onu ve ailesiyle ilgili anlattığı hikayeleri dinlemekten Serkan’la tek kelime edemedik. Havaalanında işlemleri hızlıca hallederek gümrüğü geçtik. Gümrüğü geçtikten sonra da Deniz’i yere bıraktık ki bol bol koşup yorulsun. Artık Amerika saatine alıştığı için gündüz uçuşundan çok korkuyordum. Korktuğum gibi de oldu zaten. Uçuşun neredeyse tamamında uyanık kaldı. Ama hala meme emdiği için çok yorulmadık. Vaktini daha çok meme emerek geçirdi. O da herhalde normalde artık sadece akşamları verdiğim için gündüz karşısına çıkan bu fırsatı kaçırmamaya karar verdi ki gıkını çıkarmadı. Öğle yemeği olarak dağıttıkları tepsideki makarnadan da bol bol yedi. Tavuk sert geldiği için yiyemedi. Dönüş uçağında bebek pusetinin takılabileceği ve önü nispeten daha ferah olan koltuklarda oturmayı başardığımız için daha rahat ettik.

İstanbul’a indiğimizde New York’ta akşam, İstanbul’da ise sabah olmuştu. Bir taksiyle kendimizi eve attık. Saat 6 gibi de üçümüz de yatakta uykudan bayıldık. Saat 12’ye alarmımı kurmuştum ki uyanıp Türkiye saatinde yaşamaya başlayalım. Ben uyandım ama Serkan ve Deniz’i uyandırabilmem bir saat sürdü. Sonraki günlerde biz çalıştığımız için saatlere hızlıca adapte olacaktık aslında ama Deniz ilk hafta sürekli geceleri 1’de veya 2’de uyanıp 4’e 5’e kadar oturmak istedi ve biz de sabah 6’da kalkmak zorunda olduğumuz için açıkçası biraz zorlandık ama hadi kalk yine git deseler bir dakika bile düşünmeden koşa koşa giderim. Zaten 10 senelik vizemizi kaptığımız için ara ara Türk Hava Yolları’nın yapacağı promosyonları takip etmeye devam ediyorum. Her an yeni bir Amerika seyahati planlayabilirim !

1.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/01/10/15-aylik-bebekle-new-york-city-tatili-1-bolum/

2.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/01/12/15-aylik-bebekle-new-york-city-tatili-2-bolum/

3.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/01/17/15-aylik-bebekle-new-york-city-tatili-3-bolum/

15 Aylık Bebekle New York City Tatili – 3. Bölüm

27.09.15 Amerika 160

Pazartesi sabahı artık saatlere ve yeni eve biraz daha alışmış olarak Deniz yedi buçuğa kadar uyudu. Uyanır uyanmaz hızlıca kahvaltı ettik ve internetten bulduğumuz Merve’nin evine de iki sokak ötede olan araba kiralama şirketine gittik. Deniz için oto koltuğu da talep ettik ancak oto koltuğu sadece bir adet varmış o da Jersey City’deki ofislerindeymiş. 27.09.15 Amerika 272O yüzden arabamızı aldıktan sonra önce Jersey City’ye gitmek durumunda kaldık. Oradaki ofisten oto koltuğumuzu da aldıktan sonra alışveriş cenneti olarak geçen Woodbury’e doğru yola koyulduk. Woodbury Common Premium Outlets, New York City’ye bir buçuk saat uzaklıktaki outlet alışveriş merkezi. Biz Jersey City üzerinden gittiğimiz için gidişimiz iki saate yakın sürdü. Dönüşte de iş çıkış trafiğine kaldığımız için trafikte kaldık ve yine uzun sürdü; ama kesinlikle gittiğimize değdi.  Deniz’le olduğumuz için tüm dükkanları gezemedik ama ben hazırlıklı olmak istediğim için önceden internet sitelerindeki haritayı ve markaların listesini print edip yanıma almıştım. Arabayla geze geze giderken de mutlaka uğramak istediğimiz markaları harita üzerinde işaretleyip kendimize bir rota çıkartmış olduk. O rotayı bitirdiğimizde zaten akşam olmuştu. En uzun vakti Carter’s’ın mağazasında geçirdik. Hatta Serkan’la Deniz uzunca bir süre sokaklarda koşturup oynadılar ki ben rahat rahat dolaşabileyim. Deniz’in kış için kalın mont takımını (kayak pantalonu gibi kalın pantalonu olan ikili mont takımlarından), kışlık pijamalarını ve daha bir çok şeyi oradan çok ucuza almış olduk. Ayrıca Carter’s’da kasa için sıraya girdiğimde Serkan’la Deniz de içeri gelmişlerdi ve o sırada kasanın önünde pusetteki bebeklerin oyalanması için yaptıkları oyuncağı gördük. Tek kelimeyle ba-yıl-dım! Biz ödemeyi yaparken Deniz’in gıkı bile çıkmadı.
27.09.15 Amerika 277

Woodbury’den döndükten sonra zaten saat çok geç olmuştu. Önce eve gittik, Serkan poşetleri ve bizi eve çıkardıktan sonra gidip arabayı teslim etti ve eve öyle döndü. Merve’ye bütün aldıklarımızı gösterdikten sonra iç içe koyup boş getirdiğimiz valizlerden birine aldıklarımızı yerleştirmeye başladık. Yaptığımız en akıllıca şey çok az eşya ve boş valizlerle gitmiş olmamız. Dönerken her tarafımızdan bir şey sarkıyordu. O kadar çok ıvır zıvır almışım ki bomboş valizlere zor sığdık.

Bir sonraki gün uyandığımızda artık Manhattan’ı keşfetmeye hazırdık. Sabah PATH ile Manhattan’a geçtikten sonra ilk işimiz Times Square’e gitmek oldu. Times Square’de bulunan Toys’r’us mağazasını çok merak ediyorduk. Mağazadan içeri girince ağzımız açık kaldı. Dükkanın ortasında 5 katlı mağazanın tamamını kaplayan bir dönme dolap var. Deniz yaşından dolayı anlamayacağı için biz ne yazık ki binemedik ama binen çocukların yüzünde güller açıyordu. Oradan da bir dolu oyuncak aldık. Keşke orayı sabah ilk durak yerine akşam son durak yapsaydık da bütün gün Serkan elinde torbalarla perişan olmasaydı. Oradan çıktığımızda öğlen olmuştu. Yine Times Square’de bulunan Red Lobster‘a gittik. Deniz’in bayıla bayıla yemek yediği tek yer de burası oldu. Onun için fırında patates sipariş etmiştik ancak o karidesli pilava tam anlamıyla bayıldı. 27.09.15 Amerika 304Hepimizi çooook mutlu eden güzel bir yemekten sonra yürüye yürüye kendimizi Bryant Park‘a attık.
Bryant Park’ta çocuklar için ayrılmış olan oturma bölümüne bayıldık. Çocukların okuması için bir de ayaklı kitaplık koyup bir sürü kitapla doldurmuşlar. O sırada hava birden soğumuş olmasına rağmen tedarikli olduğumuz için Deniz’e montunu giydirdik ve o da sıkılmadan güzel güzel oynadı. Hatta uzaktan ı-ıh diye gösterdiği için babasıyla atlı karıncaya da bindiler ama ne yazık ki keyif alan yine Serkan oldu. 

27.09.15 Amerika 309

Byrant Park’ta koşturmaktan iyice yorulan Deniz’i pusette uyuttuktan sonra yürüye yürüye Rockerfeller Center‘a gittik. Yol üzerinde minik bir Magnolia Bakery molası verdik ama cupcake’lerini çok beğenmedik. Rockerfeller Center’ın önündeki meydanda Serkanla Deniz’i başbaşa bırakıp Lego Center‘a girdim. Kendimi kaybetmemeye çalışarak başlangıç setlerinin olduğu rafa yöneldim ve hızlıca +18m olan My First Playhouse başlangıç setini aldım. Hatta bunu daha yeni yılbaşı hediyesi olarak verdik ve Deniz bayıldı. Kendi kendine uzun süre (yani yarım saat) oynadığı ilk oyuncağı bu oldu. O da benim gibi bir lego-sever olursa mutluluktan havalara uçacağım. Hem Deniz’i uyandırmak istemediğimiz hem de çok yorgun olduğumuz için Top of the Rock‘a çıkmadık. Hem de New York’a geri gelmek için bir sebebimiz olur diye düşündük.

Oradan da ayrıldıktan sonra 23rd Street’teki PATH station’a kadar yürüdük. Deniz hala uyuduğu için hem Serkan’la bol bol konuşmuş olduk hem de New York’u sakin bir şekilde yürüye yürüye keşfetme imkanını yaşamış olduk. PATH’ten Hoboken’da indiğimizde de mükemmel bir Farmer’s Market’a denk geldik. Evi tıka basa dolduracak kadar sebze ve meyve aldık ve hemen eve gidip yemek yapmaya koyulduk. Akşamımız yine yemek, küvette banyo keyfi ve uykuyla geçti.

Çarşamba sabahı sadece Deniz’e kahvaltı ettirip, biz bir şey yemeden evden fırladık ve Upper West Side’a gittik. İlk durağımız kahvaltı için Jacob’s Pickles oldu. Çok güzel bir kahvaltı ettikten sonra büyük umutlarla Children’s Museum of Manhattan‘a gittik ancak ne yazık ki kış hazırlıkları yaptıkları için kapalıydı. Biraz sokaklarda dolandıktan sonra metroya binip Greenwich Village mahallesine indik. Sex and the City’deki Carry Bradshaw’un evinin önünden de geçmek suretiyle Meatpacking‘e doğru yürüdük. Meatpacking District’te Bubby’s Highline‘da mola vermeye karar verdik. Daha restorandan içeri girer girmez çocuklu olduğumuz için birkaç bulmaca/boyama kağıdı ve bir paket boya kalemi verdiler. Böylece Deniz de yemekler gelene kadar oyalanmış oldu. Biz kocaman birer hamburger yerken ona da Mac N’ Cheese istedik. Bayılmasa da karnını doyuracak kadar yedi. Bizim patates kızartmalarımızdan da birkaç tane kemirdi.

Yemekten sonra hemen son zamanlarda çok meşhur olan The High Line‘a çıktık. 27.09.15 Amerika 626High Line eski ve artık kullanılmayan bir demiryolu hattının yeniden tasarlanıp, bolca yeşillendirilerek dönüştürüldüğü parkın adı. Açıkçası New York’taki onca güzelim parktan sonra biz o kadar bayılmadık ama yine de vakit varsa görmeye değer. High Line’a çıktığımızda hava çok sıcaktı. Oturma alanlarının birinde de yerden su vermişler. Deniz bu suyu fark edince mutluluktan kendinden geçti. Hava da çok sıcak olduğu için ayakkabılarını, taytını çıkartıp sadece elbisesiyle bıraktım. Yarım saate yakın kendi kendine suyla o kadar güzel oynadı ki, gelip geçen turistlerden videosunu çekenler dahi oldu. Sonunda tabii sırılsıklam olmuştu. Yakınlarda bebek değiştirme bölümü olan bir tuvalet de bulamadığımız için oradaki banklarda altını ve kıyafetini değiştirip yolumuza öyle devam ettik.

27.09.15 Amerika 439

High Line’dan indikten sonra kendimizi Chelsea Waterside Park’a attık. Anladık ki biz park deyince çayır çimen ve yeşillik seviyoruz. O parkta Deniz’i uyuttuktan sonra Hudson River Greenway’de biraz yürüyerek Frying Pan‘e ulaştık. Ben bir kadeh şarap istedim, Serkan da bir viski istedi. Tam gün batımında karı koca güzel bir keyif yapmış olduk. Oradan çıktıktan sonra PATH ile Hoboken’a döndük. Deniz hala uyuduğu için Hoboken’ı yürüyerek gezelim dedik. Washington Street üzerinde gördüğümüz Aspen Gourmet Market‘a bayıldık. Merve ıspanak yemeğini özlediği için ona kıymalı ıspanak pişirecektik. Ispanakları ve kıymayı oradan aldık. Kıymayı çektirmeye çalışıp sadece önceden çekilmiş kıyma sattıklarını öğrendiğimiz esnada etrafta birçok Türkçe konuşan Türk çalışan olduğunu fark ettik. Onlarla da biraz sohbet edip marketten çıktık. O civardaki bir Dunkin’ Donuts’dan birer kahveyle birer donut aldık ve yavaş yavaş eve doğru yürüdük.

1.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/01/10/15-aylik-bebekle-new-york-city-tatili-1-bolum/

2.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/01/12/15-aylik-bebekle-new-york-city-tatili-2-bolum/

4.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/01/26/15-aylik-bebekle-new-york-city-tatili-4-bolum/

Oyuncak Mutfak: Kidkraft Red Vintage Kitchen

Ben kendim de mutfağı, mutfakta vakit geçirmeyi, yemek yapmayı ve de yemeyi çok sevdiğim için de Deniz doğduğundan beri gittiğim tüm dükkanlardaki oyuncak mutfaklara mutlaka göz gezdiriyordum. Bir de Deniz diş buğdayında yaptığımız meslek seçiminde yumurta çırpıcıyı seçtiği için çok mutlu olmuştum, içim içime sığmıyordu. Bu oyuncak mutfakların +3 yaş olduğunu bilmeme rağmen yine de bir an önce almak istiyordum. Evimizin mutfağında da tam Deniz’e alınacak bir mutfağı koyacak boş bir köşe olduğu için sadece markaya ve modele karar vermem gerekiyordu. Toyzz Shop ve Mothercare’de satılan mutfaklar daha oyuncak oyuncak oldukları için memnun kalmadım. Daha gerçekçi, Deniz’in gerçekten inanacağı bir mutfak istiyordum. Ikea’daki mutfak güzel ama yine de benim hayalimdeki mutfağa göre çok basit kalıyordu. Aslında kendim mutfağa bu kadar düşkün olmasaydım kesin Ikea’dakini alırdım. Imaginarium’un internet sitesinde çok çok çok güzel mutfaklar var. Ben en çok Grand Chef Master Kitchen‘ı beğendim ancak onu da çok büyük olduğu ve İspanya’dan gelirken problem yaşandığı için getirmediklerini öğrenince çok üzüldüm.

Internetten araştırırken Kidkraft’ın mutfaklarının hepsine bayıldım. Özellikle White Vintage Kitchen’i çok beğendim. Bizim mutfak da beyaz olduğu için bir bütünlük olur diye düşündüm. Fakat sonrasında Kidkraft’ın kendi gönderim yapmadığını okudum ve Amazon’dan sipariş etmenin de hem çok pahalıya geleceğini hem de fiyatı yüzünden gümrüğe takılacağını fark edince önce bir moralim bozuldu. Sonra biraz daha araştırınca MarkaBebe‘nin bu Vintage mutfaklardan getirmiş olduğunu gördüm. Hemen onlarla iletişime geçtim. Ne yazık ki getirdikleri tek renk kırmızıymış. Kırmızıyı kabullenmem bir hafta aldı. Bundan daha çok beğeneceğim başka bir mutfak olmayacağından emin olduktan sonra hemen siparişi geçtim. İki gün sonra mutfak evdeydi. Hatta eğer kargoya verselerdi akşamüstü geleceği için ve Deniz de o saatlerde uyuyor olacağı için bir jest yaparak sabahtan kendileri teslim ettiler. Tabii gelir gelmez açıp da Deniz’e gösteremedik çünkü içerisinden korkunç karmaşık bir montaj dosyası çıktı. Ben de annemleri arayıp ertesi akşam yemeğe davet ettim. Tabii mutlaka yemekten çok önce gelmelerini de tembih ettim. Saat 4 gibi Deniz öğle uykusundan uyanınca annemler de geldiler ve babam salona yere tüm parçaları yayarak montaja başladı. Saat 19:30 olduğunda montaj henüz bitmemiş ama mutfak bayağı bayağı ortaya çıkmıştı. IMG_3060Yemeği yedikten sonra bir 15 dakika daha Serkan ile birlikte uğraştılar. Mutfak bittiğinde Deniz’in uyku saati gelmişti bile ama yine de çok beğendiğini “ayyyyy, ayyyy” diye belirterek bir yarım saat oynadı. Henüz sadece Amerika’dan Barnes & Nobles’dan aldığımız bir tencere ve iki tavalı ufak bir mutfak gereçleri setimiz var. Oyuncak meyve ve sebzelerini henüz alamadığımız için gerçek meyve ve sebzelerden birkaç tane koyduk. Bir de fırınına havlu asması için minik beyaz bir tülbent ayarladık. Mısır Çarşısı’na gidip tahtacılardan ufak kesme tahtası, ufak bal kaşığı, ufak tahta kaşıklar, vb. aldım. Onları da dolaplarına yerleştirdik. Gerçek bir mutfak gibi oldu. Benim bile oynayasım geliyor. image1

Mutfağın bir de telefonu var. Ancak Deniz Iphone’a doğan bir teknoloji bebeği olduğu için, onun telefon olduğunu ilk başta anlamadı. Hala da çok kabullenmiş değil. İlk defa kulağıma götürüp konuşuyor gibi yaptığımda bana deli gibi bakıp arkasını döndü. Telefondan da mutfağın kendisinden de git gide daha çok zevk alacağını umuyorum. Yok almazsa da ne yapalım, ben oynayacağım.

 

 

Lazımlık Seçimi ve Tuvalet Eğitimi 101

Bir süredir gittiğim tüm çocuk mağazalarında ve gezdiğim internet sitelerinde hep lazımlık bakıyordum. Deniz 18 aylık ve ben şahsen tuvalet eğitimi için erken olduğunu düşünüyorum. Öğrenenanne’nin blogunda da bu konuyla ilgili çok güzel bir yazı okumuştum. Deniz de daha henüz ne cümle kurabiliyor, ne kendi kendine giyinebiliyor ne de tuvaletini söyleyebiliyor. Ama yine de bir lazımlık alıp banyoya koymak istiyordum ki en azından varlığına/görüntüsüne alışsın. Bir yandan da artık kaka yaparken koltuk arkalarına geçmeye, çamaşır sepetine girip çömelmeye başlamıştı; o yüzden belki de Deniz için doğru zaman şimdidir diye ara ara düşünüyordum. Ayrıca artık tuvalete kim girse onunla girip, tuvaletini yapana tuvalet kağıdı uzatmaya bayılır olmuştu. Sifonu çekince klozeti gösterip “çişş, çişşş” demeye de başlamıştı.

Türkiye’de hiç zevkime uygun, beğendiğim bir lazımlık bulamadım. Bulamadıkça moralim bozuldu, moralim bozuldukça hevesim kaçtı. Hep aşağı yukarı birbirinin aynısı olan tek tip lazımlıklar veya aşırı şatafatlı kral tahtından bozma lazımlıklarla karşılaşıyordum. En sonunda internetten bakıp yurt dışından getirtmeye karar verdim. Amazon‘dan bakıp bütün modelleri inceledikten sonra en sonunda seçenekleri iki modele kadar indirdim:

1.Summer Infant 3’ü 1 arada Baykuşlu ve Kitaplı Lazımlık

Bunu içinde kitap da olduğu için ben daha çok beğendim. Ayrıca cinsiyete dair herhangi bir ayrım (pembe/mavi) olmadığı için de ilgimi çekti. Bu lazımlığı önce lazımlık olarak, ilerleyen zamanlarda da tuvalet adaptörü ve el yıkama basamağı olarak kullanmak mümkün. O yüzden de 3’ü 1 Arada olarak geçiyor.

2.Summer Infant Adım Adım Lazımlık

Bu da yine aynı markanın ve aynı şekilde hem lazımlık, hem tuvalet adaptörü ve hem de basamak olarak kullanabilen bir modeli. Deniz bize sürekli tuvalet kağıdı uzattığı için, kendi lazımlığının da tuvalet kağıtlığının olması ilgisini çeker diye düşünerek bir de seçenek olması için bu lazımlığı da listeye ekledim.

Sonra iki farklı sayfada iki lazımlığı yanyana açıp, Deniz’i yanıma çağırdım. Ona artık çişi ve kakasını yapması için bir lazımlık almamız gerektiğini anlatıp iki lazımlığı da gösterdim ve hangisini istediğini sordum. LazımlıkO tabii ki pembe, süslü ve tuvalet kağıtlı olanı seçti. Ben de hemen siparişi verdim. Amerika’dan gelmesi uzun sürecek diye düşünürken meğer satıcı Almanya’daymış ve 12 gün sonra, dün, lazımlık kapımdaydı.

Bu arada son 5 gündür inanılmaz kötü bir pişikle mücadele ediyoruz. Deniz son köpek dişini çıkartmaya çalışıyor ve her dişinde olduğu gibi yine poposu pişti. Artık 16. dişte olduğumuz için kendimizi deneyimli sayıyoruz. Evde pişik için birden çok krem var: birinci seviye pişikler için durdurma kremi, ikinci seviye pişikler için müdahele kremi, üçüncü seviye pişikler için acil müdahele kremi,… Bunların hiçbiri ilk defa işe yaramadı ve çok mutsuzum. İki gündür çişini yaptıkça canının yandığını da fark ettiği için çişini tutmaya çalışıyor ve çişi geldiği zaman ağlayarak göbeğini gösteriyor. Dün lazımlığı eve götürünce hemen bir tuvalet kağıdı takıp, ne olduğunu anlatmış ve oturtmuştum. Ben de yanındaki klozete oturunca çok hoşuna gidip gülmüştü. Yemekten sonra babasıyla oyun oynarken birden ayağa kalkıp göbeğini gösterince hemen tutup lazımlığa götürdüm. Aslında amacım bundan sonra çiş ve kakayı buraya yapacaksın demek değildi. Belki çişini lazımlığa yapınca, çişi pişik olan yerlere değmez ve canı yanmaz diye düşünmüştüm. Meğer o sırada kakası gelmiş. Oturduktan sonra Serkan’a da klozete oturması için işaret etti. O da oturunca bize arkanıza bakın dedi. Biz de herhalde utanıyor diye arkamızı dönüp bekledik. Tekrar Deniz’e döndüğümüzde tam ayağa kalkıyordu. Bir baktık kaka yapmış ! Kendi kendimize o kadar sevindik ki Deniz de çok mutlu oldu. Alkışladık, çak! yaptık. Kahkahalarla içeri gittik. Yarım saat sonra tekrar mızmızlanarak göbeğini gösterince yine hemen kucağıma alıp lazımlığa koşturdum. Yine Serkan’ın da yanına, klozete oturmasını istedi. Bu sefer de baktık şırıl şırıl çiş sesi geliyor. Bizde yine bir tezahürat ve mutluluk ! Bu şekilde daha lazımlığın ilk akşamında bir çiş ve bir de kaka yapabilmiş olduk.

Bu sabah da uyanınca ilk çişini yine lazımlığına yapmış. Anneannesi sabah kahvesine gittiğinde “sen çişini nereye yapıyorsun?” diye sormuş, elinden tutup lazımlığa götürmüş. Canını çok yakan pişik sayesinde sürekli lazımlığa yapar mı bilmiyorum ama sanki bu zorlu maratona güzel başladık. Etrafta duyduğum “yanlış zamanda eğitime başlamışız; bizimki tuvaletin önünden geçerken ağlıyor” gibi korkulu birçok hikaye olduğu için ben yine de acele etmek istemiyorum.  O yüzden isterse bezine de yapmaya devam edebilir. Benim için şimdilik bir sakınca yok.

15 Aylık Bebekle New York City Tatili – 2. Bölüm

27.09.15 Amerika 160

Gece yattığımızda Türkiye’de saat sabah 10 olduğu için ben Deniz en fazla 1-2 saat uyur diye düşündüm ama o beni şaşırtarak sabah 6’ya kadar uyudu. Uyanınca hemen yataktan kalkmadık. Çok ses çıkarmamaya çalışarak yatak keyfi yaptık. 7 gibi Serkan da uyanınca hep birlikte kalkıp hem etrafı toplamaya hem de kahvaltı hazırlamaya başladık. Merve’nin evi 1+1 olduğu için biz tatil boyunca salondaki açılır kapanır koltukta yattık. O yüzden her sabah kalktığımızda kahvaltı edebilmek için önce yatağı topluyorduk. Kahvaltıyı bitirip, giyinip hazırlanıp kendimizi dışarı attığımızda Deniz’in çoktan tekrar uykusu gelmişti bile. Merve’nin evine 5 dakika uzaklıkta olan Hoboken-PATH istasyonuna geldiğimizde, çoktan uyuyakalmıştı. PATH (Port Authority Trans-Hudson), Newark, Harrison, Hoboken ve Jersey City şehirlerini New York City’e bağlayan tren ağına verilen isim. Hoboken, New York City’den önceki son durak olduğu için hızlıca Manhattan’a ulaşabildik.
İlk günümüzde Deniz’in uzun yol yorgunluğu ve jet lag’inden korktuğumuz için sakin bir tam gün Central Park turu planlamıştık. Şansımıza hava da gün boyunca mükemmeldi. PATH ile Manhattan’a geçtikten sonra, metroya binip 59 St-Columbus Circle’da indik. Hemen Central Park’ın içine dalıp yürümeye başladık. Victorian Gardens Amusement Park‘ın daha birkaç gün önce bir sonraki yaza kadar kapandığını öğrenince çok üzülsek de moralimizi bozmayıp Central Park Zoo‘ya doğru ilerlemeye devam ettik. 27.09.15 Amerika 056Central Park Zoo nispeten minik bir hayvanat bahçesi olduğu için Deniz’in keyif alacağını düşündük. Genel olarak çok anlamamış olsa da, rengarenk kuşları görünce heyecanlanıp dikkatle izledi. Hayvanat bahçesinde yaklaşık bir buçuk saat geçirdikten sonra tekrar parkın dışına Avenue of the Americas’a çıkacak şekilde yürüdük. Avenue of the Americas üzerindeki Angela’s Sandvich Shop‘a gittik ve hepimize birer bagel, Deniz’e de bir greek salata aldıktan sonra, Pedicab‘lerden biriyle bizi parkın içerisinden dolaştırarak Sheep Meadow‘a götürmesi için anlaştık. Sheep Meadow’u daha uzaktan görür görmez Deniz’in bayılacağını anladım. Henüz yeni yürümeye başladığı için ayakkabılarını çıkartıp onu özgür bıraktığımız zaman çok şaşırdı ve gerçekten çok mutlu oldu. Çok yorgun olmasına rağmen, o kadar mutluydu ki akşamüstü uykusuna çok zor geçebildi. Günümüzün geri kalanını orada geçirdik. Yemek yedik, Deniz’le çimlerde koşturduk. Hemen arkamızda kızlarının 2 yaş doğumgününü kutlayan bir çiftle tanıştık; kadın Türk’müş, kızlarının ismi de Selin. Partiye gelenler arasında başka Türkler de vardı. Deniz o çocukların oyuncaklarına sulandı, onları ağzı açık izledi. Serkan’la Merve bir ara gidip Starbucks’tan kahveler aldılar. Benim Barselona’daki sınıf arkadaşlarımdan biri şimdi New York’ta yaşıyor. O da yanımıza geldi. Hiç sıkılmadan ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadan akşamı ettik. Güneş kocaman binaların arkasına saklanınca hava da biraz serinledi. Biz de yavaş yavaş toparlanıp çıktık. Köşe başlarında duran Hot Dog standlarından birer hot dog aldık. Deniz de eliyle işaret edip ıh-ıh diye isteyince sosisten ona bile verdim. Normalde yediklerine ve içtiklerine çok dikkat ediyoruz. Şeker ve tuz hiç vermiyoruz. Ama artık tatilde de o kadar kuralcı olmak sıkıcı olacağından çok umursamamaya karar vermiştik.

27.09.15 Amerika 088

Metroya binmeden önce Columbus Circle’daki Tim Warner Center’ın içerisindeki Whole Foods Market‘e girdik. Gitmeden önce yaptığım listede zaten Whole Foods ziyareti vardı. O yüzden ben daha kapısından girince çok çok mutlu oldum. Dünyanın tüm meyveleri vardı sanırım meyve reyonunda. Deniz de çok sıkılmadan bütün marketi hızlıca dolaşmaya çalıştık. Merveyle Serkan sağ olsunlar Deniz’i oyaladılar, ben de bu sırada alışveriş sepetini hızlıca doldurdum. İlk günün tecrübesiyle, sokağa güvenirsek Deniz’in aç kalacağını anladığımdan onun için de kıyma, sebze ve meyve alışverişi yaptım. O günden sonra da hep evde Deniz’e yemek pişirdim ve yanımıza aldık. Genel olarak tatil boyunca gittiğimiz restaurantlarda hiç Deniz’e uygun bir yemek bulamadık. O yüzden hep akşamları yaptığım yemekten yanımda taşıdım. Hatta yemeğini ısıtacak yer bile bulamadığımız oldu. O yüzden yemek açısından zorlandığımızı söyleyebilirim. Avrupa bu yönden çok daha kolay. Eğer İtalya’ya gitmiş olsaydık bırakın aç kalmayı, kilo bile alabilirdi.

Whole Foods’dan çıktıktan sonra metroyla yine PATH’e bağlanıp hızlıca Hoboken’a geri döndük. Evde ben Deniz’e yemek pişirirken Serkan Deniz’le oyun oynadı. Merve de çok sevdiği bir Meksika lokantasına gidip bize süper bir Meksika yemeği aldı. Yemeği yedikten sonra Deniz’e Merve’nin küvetinde süper bir banyo keyfi yaptırdık. Küveti o kadar sevdi ki tatil boyunca küvete girmeye çalışmasın diye banyonun kapısını hep kapalı tutmak zorunda kaldık. Banyodan çıktıktan sonra onca heyecana, yeniliğe ve yorgunluğa daha fazla dayanamayıp bayıldı. Biz de bir önceki geceden uykusuz olduğumuz için çok geçe kalmadan yattık. 

Pazar sabahı Deniz yine 6’da uyandı. Çok yorgun olmasına rağmen henüz Amerika saat dilimine alışmamış olduğu için bünyesi onu erkenden uyandırmış oldu. Merve’yi uyandırmamak için biz yine yatak keyfini biraz uzun tuttuk ve yedi buçuk gibi kalkıp kahvaltıyı hazırlamaya başladık. Kahvaltımızı ettikten sonra yine PATH ile Manhattan’a geçip, hemen metroya geçiş yaptık. Coney Island’a gitmek için metroda D hattına binip rahat bir yerlere oturduk. Yolumuzun çok uzun olacağını tahmin ediyorduk ama 1 saatten fazla süreceğini açıkçası ben beklemiyordum. Bu arada havanın da açık olmasını beklerken bulutlu bir güne uyandığımız için moralim çok bozuktu çünkü o güne kadar hep Deniz’le birlikte okyanusta yüzme hayalleri kurmuştum.

Coney Island’da metrodan sadece biz indik. Bomboş ve terk edilmiş bir kasabaya gelmiş gibiydik. Moralleri bozmadan Coney Island Boardwalk’a gittik ve hemen Deniz’in ayakkabılarını çıkartıp yürüyüşe başladık. 27.09.15 Amerika 119Deniz yol boyunca uyuduğu için keyfi yerindeydi. Yürümeye başlayalı 5-10 dakika olmuştu ki tüm bulutlar çekildi ve yerini masmavi bir gökyüzü ve kocaman bir güneşe bıraktı. O an ne kadar mutlu oldum anlatamam. Hemen kendimizi kumlara atıp okyanusun kenarına kadar gittik ve mayolarımızı giydik. Okyanusun görüntüsü çok bulanık ve koyu renkli olduğu için benim hevesim hızlıca kaçtı ama mayosunu giymiş Deniz’i tutmak artık imkansızdı. O yüzden Serkan da onunla birlikte suya girmek durumunda kaldı. O sırada yavaş yavaş da etraf kalabalıklaşmaya başlamıştı. Meğer biz çok erken gittiğimiz için etraf bomboşmuş. Biraz yüzdükten sonra tekrar üstümüzü değiştirdik ve bu sefer Lunapark’a gittik. Kapıda konuştuğum görevli Deniz’in yaşına uygun 4 tane atraksiyon aleti olduğunu söyledi. Biz de 4 aletlik bir bilet aldık. Fakat lunapark’ın içine girince aslında bunlardan sadece 2 tanesinin ona uygun olduğunu gördük. Bir tane küçük trene onunla birlikte bindim. Trenin attığı 4 turun sonuncusunda ancak ne olduğunu anlayıp babasına el sallamayı başardı. Bir de dönen çay fincanlarına babasıyla birlikte bindiler. Onda da pek bir şey anlamadan etrafına bakıp durdu. Yani çok heves ettiğimiz için bindirmiş olduk ama aslında Deniz hiçbir şey anlamadı. Ondan daha çok biz eğlendik. Lunapark’tan çıktıktan sonra New York’un en eski Hot Dog’çısı olan Nathan’s Famous‘a gittik. Hot doglarımızı da yedikten sonra tekrar metroya binerek bu sefer Brooklyn’e doğru yola çıktık. York Station’da metroda inip, Brooklyn Heights’ta dolaşa dolaşa Brooklyn Bridge Park’a gittik. Parka girer girmez yine Deniz’i ayakkabılarını çıkartıp çimenlere saldık. Mutluluktan kahkahalar ata ata bir sağa koştu bir sola. Sonunda yorgunluktan perişan olup memede uyuya kaldı. O uyuyunca hemen pusete koyup biz de yola koyulduk. Tam gün batımında Brooklyn Bridge’den yürüyerek geçebildik. Çok keyifliydi. Manhattan tarafına ulaşınca hemen tekrar metroya binip bu sefer Union Square’e gittik. Union Square’den 23rd Street’e yürüdük ve PATH’e binerek kendimizi eve attık. İlk iki günümüzde bol parklı bahçeli ve rahat iki gün geçirmiş olduk. Merve de hafta içi çalıştığı için onunla geçireceğimiz iki tam günü dolu dolu geçirebildik. Bol bol sohbet ettik, hasret giderdik. Vücutlarımız da artık Amerika saat dilimine alıştığı için daha rahattık. Yine Deniz’e bol köpüklü uzun bir banyo keyfi yaptırdıktan sonra onu uyuttuk. Biz de çaylarımızla Merve’nin arka balkonunda biraz keyif yaptıktan sonra yattık.

1.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/01/10/15-aylik-bebekle-new-york-city-tatili-1-bolum/

3.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/01/17/15-aylik-bebekle-new-york-city-tatili-3-bolum/

4.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/01/26/15-aylik-bebekle-new-york-city-tatili-4-bolum/

15 Aylık Bebekle New York City Tatili – 1. Bölüm

27.09.15 Amerika 160

Deniz 1 yaşına gelene kadar yaptığımız kısa-uzun tatillerle kendimize güvenimiz iyice yerine gelmişti. Türk Havayolları’nın yaptığı Amerika promosyonunu görünce hiç düşünmeden Kurban Bayramı için biletleri aldık. Serkan’ın kuzeni Merve de New York City’de yaşadığı için içimiz rahattı. Barselona veya Kos’taki gibi otel arama derdimiz olmayacaktı. Dört büyükler yine her zamanki gibi “onca yolluk uçuşu çocukla nasıl gideceksiniz?”, “kızı bize bıraksaydınız bari”, “biraz daha büyümesini bekleseydiniz” gibi cümleler kurmuş olsalar da, ben nereden geldiğini bilmediğim cengaverlikle hepsini kulak arkası ettim. İyi ki de etmişim. Korktuğumdan çok daha kolay oldu ve çok keyifli bir tatil geçirmiş olduk. Evet hiç müze gezemedik ve evet hiç rooftop’larda kokteyl sarhoşu olamadık ama gerçekten çok eğlendik.

Kurban Bayramı Eylül ayına denk geldiği için yine hava durumu açısından şanslıydık. Internetteki hava tahminlerinde hep 16-20 derece ve güneşli gösteriyordu. Kendimiz için birer yedek olmak üzere ikişer alt, dörder üst ve birer kalın üst aldım. Evet ben de hala kendime inanamıyorum ama sadece bu kadar kıyafetle 10 günü geçirebildik. Evde olduğumuz için çamaşır yıkama lüksümüz vardı tabii. Otele gidiyor olsaydık daha fazla parça almamız gerekirdi. Deniz için ise daha fazla yedekli davrandım ama mesela bezinden sadece 20 adetle yola çıktık. Oradan alırım diye düşünmüştüm ve böylece bayağı yer kazanmış olduk.

Uçak biletlerini alırken, promosyon biletler aldığımız için Deniz’in günlük yaşam saatlerine uydurma gibi bir lüksümüz olmadı. Gidiş uçuşumuz tamamen tesadüfle onun gece uykusuna denk geldi ancak dönüş uçuşumuz oranın saatiyle öğlen 12’de oldu.

27.09.15 Amerika 043
Gidiş uçağımız 18 Eylül Cuma akşamüstü 17.50’deydi. Hala günde iki uyku uyuyan Deniz’e akşamüstü uykusunu uyutmadan önce saat 3 gibi havaalanına gittik. Türk Telekom’un lounge’unda biraz uyutmayı denedik ancak renkler, sesler her şey çok ilginç geldiği için inanılmaz uyanıktı, başarılı olamadık. Uçakta bebekli yolcular için bebek sepetinin takılabildiği ön koltuklardan talep etmeyi unutmuştuk. Check-in sırasında tüm bu koltukların dolu olduğunu öğrendik. Yer hostesleri bebekli yolcu ile yer değiştirir misiniz diye bu koltuklarda oturan yolculara sordu ancak ne yazık ki negatif yanıt aldık ve cam kenarındaki ikili koltuklarda oturmak durumunda kaldık. 27.09.15 Amerika 047Uçak daha kalkmadan Deniz yorgunlukta kucağımda uyuya kaldı. Yemek servisi sona erene kadar da deliksiz uyudu. Biz de bu sırada sıkış tepiş, bir masada iki tepsiyle yemek yeme savaşı verdik. Deniz uyanınca ona da biraz makarna yedirdik. Biraz da benim çantamda taşıdığım yoğurttan verdik. İçini boşalttığım Hipp mama kaplarına yoğurt mayalayıp onlardan 3 tane yanıma almıştım. İlkini böylece kullanmış olduk. Biraz uçakta dolaşıp biraz da yanımızda getirdiğimiz kitap ve oyuncaklarla oyalandıktan sonra Deniz gece uykusuna geçti ve sonrasında çok az, sadece 1-2 kez meme emmek için uyandı. Ben, hem koltuk çok sıkışık olduğu için hem de kucağımda 15 aylık bir bebekle hiç uyuyamadım. Benim için rahatsız bir yolculuk oldu. Uçak New York City’ye indiğinde Deniz de uyandı. Türkiye saati ile saat sabah 5 civarıydı, NYC’de daha akşam 10 yeni olmuştu. JFK Havaalanındaki gümrük kuyruğunu görünce başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Biz “bu sırayla sabaha anca evde oluruz” diye hayıflanırken, zenci ve çok iri bir polis memuru “siz bu taraftan” deyip bizi çocuklu ailelerin olduğu ve önümüzde de sadece 4 ailenin olduğu kuyruğa soktu. O uykusuzluk ve yorgunlukla adamın boynuna sarılmak istedim. Hangi kabine sıra gelirse önce çocuklu aileler sırasından birini aldıkları için biz hızlıca gümrükten geçmiş olduk. Gümrük polisi “İlk defa mı Amerika’ya geliyorsunuz ?”, “Kaç gün kalacaksınız?”, “Nerede kalacaksınız?” gibi klasik birkaç soru sorduktan sonra giriş damgalarını bastı ve geçtik. Serkan valizleri beklerken ben de Deniz’le birlikte tuvalete gittim ve aşırı ilkel ama en azından var olan alt açma bölmesinde Deniz’in altını değiştirdim. Valizimiz hızlıca geldi, uçaktan indikten yaklaşık 45 dk sonra kapıda taksicilerle pazarlık yapıyorduk. Merve Hoboken, New Jersey’de oturduğu için yolumuz bayağı uzun olacaktı. Hem valizlerle hem de Deniz’le otobüs veya metroda in-bin yapamayacağımız için taksiye muhtaçtık ancak orada yaşayan birkaç arkadaşımız mutlaka pazarlık yapmamızı tembih etmişlerdi. En sonunda hintli bir taksici amcayla 100$’a anlaştık. Takside oto koltuğu olmadığı için ödüm patlayarak Deniz’i olabildiğince sıkı tutmaya çalıştım. Zaten taksi hareket eder etmez Deniz yine göğsümde, Serkan da omzumda uyuya kaldılar. Ben Queens Midtown Tunnel’a kadar dayandım ama daha tünelin girişinde Cuma akşamı trafiğinde sıkışınca artık benim de gözlerim kaymaya başladı. Serkan’ı uyandırdım çünkü ben de uyursam sert bir frende Deniz öndeki koltuğa çarpabilirdi. Bu sefer Serkan uyanık kaldı ve ben bayıldım. Merve’nin evinin önüne kadar da hiç uyanmadım. Yolculuk aşağı yukarı 1 saat kadar sürdü. Taksiden inince Deniz de uyandı. Merve’nin evinde biraz vakit geçirip, hep birlikte çıktık ve Washington Street’teki Basile’s Pizza‘ya gittik. Cuma gecesi olduğu için sarhoş birçok gencin arasından geçip birer dilim pizzamızı aldık ve dışarıda ayakta sohbet muhabbet yemeğe koyulduk. Bu sırada Hoboken’da yaşayan bir Türk öğrenciyle bile karşılaştık. Pizzalarımızı yedikten sonra Washington Street’te biraz yürüyüş yaptık. Amerika’nın meşhur eczane zincirlerinden biri olan Walgreens‘e girip Deniz için bebek bezi aldık. Onlarca marka ve çeşidin arasında karar vermem yarım saatimi aldı ve yine aynı Türkiye’de kullandığımız Prima Premium’un muadili olan Pampers Premium’da karar kıldım. Paketi açıp da bir de bezlerin Susam Sokağı desenli olduğunu görünce dönmeden önce birkaç paket daha aldım ve dönüşte bir süre o bezleri kullandık. Oranın saatiyle saat 2 olduğunda Deniz artık biraz mızmızlanmaya başlamıştı. Biz de çok uzatmadan eve döndük ve yatmaya karar verdik.

2.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/01/12/15-aylik-bebekle-new-york-city-tatili-2-bolum/

3.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/01/17/15-aylik-bebekle-new-york-city-tatili-3-bolum/

4.Bölüm için http://www.minomu.com/2016/01/26/15-aylik-bebekle-new-york-city-tatili-4-bolum/

Bebek/Çocuk Araba Koltuğu Seçimi

Deniz’e hamileyken satın aldığımız Silver Cross Wayfarer puset takımının kendi ana kucağı/oto koltuğu vardı. O yüzden o zamanlar hiç araba koltuğu araştırmak zorunda kalmamıştım. Isofiks kavramıyla da Silver Cross sayesinde tanıştık. Isofiks çocuk araba koltuğunun arabaya emniyet kemerine ihtiyaç duymadan en güvenli biçimde bağlanmasını sağlayan aparata verilen isim. Arabaya önce isofiks’i takıyorsunuz. Daha sonra araba koltuğunu bu isofiks’in üzerine oturtuyorsunuz. Silver Cross’un da puset takımının içinde kendi isofiks’i vardı. O yüzden ilk araba koltuğumuzu hiç sorgulamadan rahatça kullandık. 495Hem de tepe tepe kullandık. Sadece araba koltuğu olarak değil, aynı zamanda pusete takıp ana kucağı olarak da kullandık. Pusetin port-bebesini sadece Deniz uyurken kullanıp, sokakta gezerken hep ana kucağını tercih ettik. Deniz uyanıkken yatmaktan çok sıkılıyordu. Bu ana kucağı biraz daha eğimli olduğu için etrafı seyredebiliyor ve böylece daha çok keyif alıyordu.

Ancak Deniz 9 aylık olduğunda artık bu oto koltuğu bize yetmez oldu çünkü Deniz koltuğun kilo limitini geçmişti. Belki daha zayıf bir bebek olsaydı çok daha uzun süre bile kullanabilirdik. Böylece ben de daha büyük bebekler için satılan oto koltuklarını araştırmaya ve Youtube’daki test videolarını izlemeye başladım. O test videoları depresyona girmek için bire bir. Doğru koltuğu seçemeyeceğim diye o kadar moralim bozuldu ki anlatamam. Hangi markaya doğru biraz kayarsam kayayım mutlaka onunla ilgili kötü bir test videosu izlemeyi başardım ve sonunda ondan vazgeçtim.

Çocukların boyun kasları yeteri kadar gelişmediği için 4 yaşına kadar arkaları dönük oturmaları gerektiğini okuduğum için özellikle arkaya bakan araba koltukları arıyordum fakat bu şekilde koltuk seçeneği ne yazık ki çok az. Volvo’nun ürettiği koltuklara bayıldım fakat Türkiye’ye getirmediklerini öğrenince yine hüsrana uğradım.

En sonunda bir gün Galleria’daki dev Joker mağazasına gittik. Oradaki satıcı arkadaş bizimle çok yakından ilgilendi. Deniz de ona bayıldı. Maxi-Cosi’nin arkaya dönük koltukları olduğunu da söyledi ve başladık Deniz’i tek tek koltuklara oturtmaya. Deniz en çok AxissFix modelini beğendi (oturunca kahkahalar attı), ancak o model bize biraz küçük gibi gözüktü. Deniz de kilolu bir bebek olduğu için 2wayPearl‘de daha rahat edeceğini düşündük. O yüzden 2wayPearl’de karar kıldık ve onu satın aldık. Satın aldığımızdan beri birçok kez söküp başka arabalara taktık. Kısa yol, uzun yol, birçok kez kullandık. Yazın çok terletmesi dışında (Bodrum’da terletmeyen oto koltuğu var mı?) hiçbir şikayetimiz olmadı. Tek dezavantajı bebek uyuya kaldığı zaman rahatça isofiksten ayırıp çıkartabilmenize rağmen bebekle birlikte o kadar ağır oluyor ki, taşımak gerçekten bir işkence oluyor.

Biz Maxi-Cosi’den genel anlamda çok memnun kaldık. Hala seve seve kullanıyoruz, hatta ben artık pes ettim ve öne dönük kullanmaya başladık. Deniz de böylece araba yolculuklarından daha çok keyif almaya başladı. Iphone 11.05 308Iphone 11.05 307Iphone 11.05 370

Bebeklerde Diş Bakımı – İlk Dişler

Iphone 11.05 213Deniz ilk dişini 9 aylıkken çıkarttı. İlk önce ön alt dişlerinden biriyle başladık. Bir cumartesi günü tam 7 kez kaka yaptıktan sonra, gerekli gereksiz ağlamaları artınca şüphelenmeye başladım. Ama yine de diş etlerinde bir kabarıklık veya kırmızılık göremediğim için çok da konduramadım. Aslında diş ne kadar geç çıkarsa o kadar iyi diye düşündüğüm için hiiiç de heveslenmiyordum.

Gece yatırdıktan sonra genelde ara ara uyanan ve uykusunda mızıldanan kızdan 2 saat sonra hala hiç ses çıkmayınca şüphelenip yanına gittim ve cayır cayır yandığını fark ettim. Evdeki elektronik ateş ölçerin de tam o anda çalışmadığını görünce moralimiz epey bozuldu. Serkan’a annemlerin anahtarını verdim ve o hemen gidip annemlerin evindeki emektar, eski usul cıvalı dereceyi aramaya koyuldu. Deniz uyuduğu için kolayca koltukaltına dereceyi koyup bekledik. 5 dakikanın sonunda 39 dereceyi görünce tabi ilk başta ödümüz patladı. Uykusundan uyandırmadan usulca bir ölçek ateş düşürücü verdik ve beklemeye başladık. Bu sırada ben pijamasının da üstünü çıkartmıştım ve sadece fanilayla uyuyordu. 45 dakika sonra ateşini tekrar ölçtük ve sonuç hüsran: yine 39 ! Deniz’i kucağıma aldım ve banyoya gidip lavaboda soğuk suyu açtık. Sıcacık olmuş bacaklarını soğuk suyun altına sokmamızla Deniz’in can hıraş bağırmaya başlaması bir oldu. 1-2 dakika tuttuktan sonra çıkartıp kuruladık ve tekrar yatak odasına döndük. Annemin bana ve kardeşime yaptığı gibi birkaç tülbenti ıslattım ve Deniz’in alnına, kollarına ve bacaklarına koymaya çalıştım. O tabi çok üşüdüğü için olabildiğinde itmeye çalışıyordu.

Iphone 11.05 100

Son ateş ölçmemizden 1 saat sonra tekrar ölçüp de yine 39 dereceyi görünce bu sefer iyice moralimiz bozuldu. Bütün bu süre boyunca dört büyüklerle sürekli Whatsapp’tan iletişim halindeydik. Serkan’ın babaannesi tülbenti yalnızca suyla değil sirkeyle ıslatırmış. Bize de o şekilde yapmamızı önerdiler. Serkan hemen mutfağa gidip bir tasın içerisinde sirkeli su hazırlayıp geldi ve Deniz’in tüm ittirmelerine rağmen koltukaltlarına ve alnına o tülbentleri yerleştirdik ve ısındıkça değiştirmeye başladık. Artık ateş düşürücü mü anca etki etti yoksa sirke gerçekten mucizevi mi bilmiyorum ama ateşi tekrar ölçtüğümüzde 37,5’a düşmüştü. 2 saat sonraya alarm kurarak Deniz’le birlikte biz de yattık. Gece boyunca birkaç kez kalkıp kontrol ettik ancak bir daha ateşi 39’a çıkmadı. Ertesi gün gün içerisinde iki kere daha ateş düşürücü verdik çünkü ateşi yine yükseliyordu. Ve artık iştahı da iyice kesilmişti, hiçbir şey yemiyor sadece meme emmek istiyordu. Bütün gün anne-yavru koalalar gibi dolaştık. Pazar akşam olduğunda hala yemek yemeği reddettiği için Pazartesi gününe işten izin aldım. Madem yemek yemiyor bol bol meme emsin diye düşündük. Pazartesi sabahı kalktığımızda alt damağındaki minik beyaz diş artık gözüküyordu. O gün akşamüstüne doğru yavaş yavaş keyfi de yerine geldi ve tekrar yemek yemeğe başladı. Hepimiz rahat bir nefes almıştık.

Sonraki dişlerinde de hep çok problem yaşadık. Geceleri uykusundan çığlık çığlığa ağlayarak uyanıyor ve gözü hiçbir şey görmez oluyordu. Ne yapacağımı şaşırmıştım. En sonunda birkaç bebekte gördüğüm kehribar kolyelerden denemeye karar verdim ve biraz araştırdıktan sonra Sofimaya‘dan Deniz’e bir kolye sipariş ettim. Bu kolyeyi takmaya başladıktan sonra şikayetlerimiz ciddi oranda azaldı. Evet hala her diş çıkartmasında poposu pişiyor ve burnu mutlaka tıkanıyor (ve biz her seferinde nezle oldu sanıp üzülüyoruz), ama artık hiç ateşi çıkmıyor ve geceleri uykusu bölünmüyor. Biz kehribar kolyemizden çok ama çok memnunuz. Herkese de öneriyoruz.

İlk 2-3 dişi çıktıktan sonra annem eczaneden Nuk’un diş fırçalamaya alıştırma setinden getirdi. Set iki fırçadan oluşuyor. İlk fırça 12 aya kadar kullanılıyor ve fırçadan çok diş kaşıyıcıya benziyor. İkinci ise 12-15 ay arasında kullanılıyor ve normal fırçaları andırıyor. Setin içinden çıkan sarı aparat sayesinde bebeklerin fırçaları boğazlarına sokmaları da engellenmiş oluyor. Bir bu fırçalarla birlikte R.O.C.S. marka diş macunu da satın aldık. Hala da ondan kullanıyoruz. İlk haftalarda Serkan Deniz’i kucağına alıyordu ve ben de onunla birlikte aynı anda dişimi fırçalıyordum ki izleyerek nasıl yapması gerektiğini öğrensin. Sonrasında zaten buna gerek kalmadı. Artık “uyku vakti geldi mi?” diye sorduğumuzda hemen banyoya doğru yola koyuluyor.

15 aylıktan itibaren Chicco’nun normal bebek diş fırçasına geçtik. Bizim sabahları uyanınca da dişlerimizi fırçaladığımızı fark etmeye başlayınca o da istedi ve günde iki kez fırçalamaya başladı.  Şimdi belki dişlerinin her tarafını güzelce temizleyemiyor ve hala ağzında suyu çalkalayıp tüküremiyor ama Deniz artık dişlerini fırçalamaktan iyice keyif alıyor.